THE THINKING OF FUTURE
BİZ DÜNYA SİYASETİNİN TÜM SIRLARINI AÇIYORUZ

Avrupa'da Irkçılık ve Yabancı Düşmanlığı

Siz buradasınız: Baş sayfa »» Yorumlar »»
 0 Mesaj Yazı Aralığı+- AFont Ölçüsü+- Çap
8652
Yazı Aralığı+- AFont Ölçüsü+- Çap

Bakü, 16 Kasım – Newtimes.az

Son birkaç yılda birçok Avrupa ülkesinde ırkçılık ve ayrımcılık belirgin şekilde artmıştır. Neo-Nazilerin geleneksel hale gelen mitingleri, göçmenlere karşı artan saldırılar, ırkçı ve radikal sağ yanlısı örgütlerin çoğalması ve siyasal olarak etkin olması bunun göstergeleridir.

Irkçılığın arttığını gösteren ilk belirtiler; 90'lı yıllarda Avusturya, Fransa, Almanya, İsveç, Hollanda, Bulgaristan ve diğer ülkelerde Neo-Nazi örgütlerin artması ile farklı etnik ve dinsel kimliğe sahip insanların, özellikle de göçmenlerin, sık sık saldırı ve hakaretlere maruz kalmasıydı. 11 Eylül 2001 olayından sonra dünya genelinde hızla yayılan İslam düşmanlığı da Avrupa'da genel olarak ırkçı ve özellikle Neo-Nazi hareketin yaygınlaşmasına kuvvetli ivme kazandırdı. Geleneksel ırkçı görüşlerle İslam düşmanlığının birleşmesi daha da tehlikeli eğilimlere yol açabilir. Haziran 2011 tarihinde Norveç'te terörist Anders Breivick’in işlediği, 77 kişinin ölümüne neden olan, katliam bunun sonucuydu.

"Eski Kıta"da Irkçılığın Kökenleri

Aslında, ırkçılık Avrupa kıtasında çeşitli biçimlerde eski zamanlardan beri mevcuttur. Orada; onlardan olmayan, farklı kültüre mensup olanları barbar ve vahşi olarak adlandırma ve ırksal özelliklerine göre insanları yukarı ve aşağı dereceli gruplara ayırma geleneğinin derin kökleri vardır. Avrupalıların ırkçı düşünüşü Ortaçağ’da büyük coğrafi keşifler döneminde birbirinden farklı kıtalarda, yerli nüfusun toplu şekilde imha edilmesi şeklinde de kendini gösterdi.

XIX yüzyılın ikinci yarısından itibaren Avrupa'da ırkçılığı kuramsal çerçeveye oturtmaya çalışan fikir akımları daha da arttı. Öyle ki, Charles Darwin'in evrim sürecinde sadece güçlülerin yaşamını sürdürmesi ve birbirine benzemesiyle ilgili biyolojik kuramı, sosyologlar tarafından toplumun sosyo-politik hayatına uygulanmaya başlandı. Herbert Spencer ve Francis Galton gibi sosyologlar, sözde bilinç bakımından daha gelişmiş medeni ırkların, diğer halklar üzerinde sosyal ve siyasal üstünlüğüne hak kazandırıyorlardı.

Sosyal Darwinizm’in XX yüzyılın ilk yarısında Avrupa'da faşizm ve nasyonal-sosyalizmin fikri temeli haline gelmesi de rastlantısal değildir. II Dünya Savaşı sırasında milyonlarca masum insanın ölümüne neden olan bu akımlar, aynı ırkçı bakış açısının ürünüydü.

Faşizmin mağlup edilmesinin ardından Avrupa'da ırksal düşmanlığa yol açan bütün görüşlerin tebliği yasaklandı, ırkçı örgütlenmeler fes edildi, halklar arasında eşitlik, insaniyet, hoşgörü, insan hakları gibi yüksek ilkeler; kıtada yaşayanları ve tüm insanlığı birleştiren değerler olarak ön plana alındı.

Avrupa Dünyaya Yaydığı Değerlerden Vaz Mı Geçiyor?

Fakat son yıllarda çoğu Avrupa toplumunda, bu belirtilen değerlerin, özellikle de dini ve etnik hoşgörünün önceki önemini kaybetmekte olduğu görülüyor. Avrupa Birliği ve onun kurumlarının, dünyanın çeşitli bölgelerinde, hatta ırksal ya da dini bakımdan ciddi sorunların yaşanmadığı ülkelerde bile hoşgörü ve insaniyet nutukları attığı bir dönemde, Birliğe üye ülkelerde bu değerler aşınmaktadır. Burada artan göç ile birlikte, ekonomik krizin yerini özellikle vurgulamak gerekir.

Avrupa'da derinleşen kriz on binlerce insanın işsiz kalması ve milyonlarca işçinin maaşının azalması sonucunda, işsizlik ve yoksulluğun artması gibi sosyal sorunlara neden oluyor. AB’de, özellikle de ortak para kullanan Avrupa Birliği ülkelerinde gençler iş bulmakta zorlanıyor. Böyle bir durumda krizden etkilenen ülkelere yurtdışından işçi akınının sürmesi, yerli ahalide hoşnutsuzluk ve öfke duygularını arttırıyor.

Fakat ırkçılığın güçlenmesini sadece ekonomik krizle ilişkilendirmek doğru olmaz. Örneğin, Neo-Nazi hareketinin oldukça güçlü olduğu Avusturya'da bu gelenek gizli ve açık şekillerde canlılığını sürekli korumaktadır.

Sağcı radikallere olan toplumsal desteğin son yıllarda daha da artmasının önemli bir nedeni olarak, küreselleşmenin halkları birbirine yakınlaştırması sonucunda meydana gelen medeniyetler çatışması gösterilebilir. Avrupa ülkelerine gelen farklı kültür mensuplarının bir arada meskûnlaşması, onların yerel ortama uyumunu ve asimilasyonunu zorlaştırıyor. İngiltere Başbakanı David Cameron’un göç eğilimleriyle ilgili büyük ilgi uyandıran Nisan 2011 tarihli demeci bu meselenin muhafazakârları ne derece rahatsız ettiğini gözler önüne seriyor (bkz.).

Böylece, bir zamanlar yabancılara kucak açan ve onların işgücünün sosyal, ekonomik ve kültürel gelişmeye yaptığı katkılardan yararlanan Avrupa ülkeleri, şimdi göçmen akınının hızını azaltmak için yollar arıyor.

Neo-Naziler ve Irkçıların Siyasi Arenadaki Gelişimi

Irkçı görüşlere olan desteğin artması, sosyal barometre işlevi gören seçimlerde daha belirgin şekilde görülmeye başlamıştır. Zira seçim kampanyaları zamanı adaylar, göçmenlere karşı sert tutumları ve milliyetçi çıkışlarıyla seçmenlerin desteğini kazanmaya çalışıyor; seçim sonuçlarında ise, ırkçı partilerin oylarının önceki dönemlerle kıyaslandığında hayli yükseldiği görülüyor. Sadece geçen yıl bazı ülkelerde yaşanan siyasal süreçlerde kaydedilen olgular bile, radikal sağcıların güçlendiğini doğruluyor. Bu sürecin önlenmesi için hükümetler düzeyinde ciddi adımların atılmadığı da bir sır değil. Fransa'da aşırı sağcı "Ulusal Cephe" partisi, ilk defa bu yılki genel seçimde %13'ten fazla oy topladı. Parti başkanı Marine Le Pen milliyetçi çıkışlarıyla ünlüdür.

Yunanistan'da Mayıs 2012 tarihinde yapılan genel seçimin sonuçlarından, toplam oyların  %20'sinin sağcı partilere verildiği anlaşıldı. Bunların içinde en radikal ve ırkçı olan "Altın Şafak" partisi, %7'e yakın oy alarak, ilk kez meclise girip, 300 kişilik mecliste 18 sandalye kazandı. Partinin otoritesi ise hızla artmakta devam ediyor. Yunanistan'da Ekim ayında halk arasında yapılan bir anket, seçimlerin yeniden yapılması durumunda, "Altın Şafak"ın oyların %14'ünü kazanarak Yunanistan'ın üçüncü büyük siyasi partisi olacağını göstermiştir. Eylül ayında yapılan bir anket ise, Mayıs ayıyla karşılaştırıldığında "Altın Şafak"ı destekleyenlerin %12'den %22%'ye yükseldiğini göstermiştir (bkz.).

Ukrayna'da aşırı sağcı "Svoboda" partisi 2007 yılı olağanüstü genel seçiminde %0,76 oyla sandalye kazanamamışsa da, 28 Ekim 2012 tarihinde yapılan genel seçiminin sonuçlarına göre, yabancı düşmanı görüşleriyle diğerlerinden ayrılan parti %10’un üstünde oy alarak, 450 kişilik mecliste 37 sandalyeye sahip olma olanağı kazanmıştır.

Aslında, Avrupa'da radikal milletçilik ve ırkçılığa karşı çıkanların da oldukça fazla olduğu doğrudur. Fakat sosyal bilinçte radikalliğe doğru artan eğilimi yadsımak mümkün değildir. Seçimlerdeki bu eğilim bu hızla devam ederse, yakın gelecekte bazı Avrupa ülkelerinde ırkçı siyasi partiler hükümetin kararlarına etki etme gücüne, hatta koalisyon ortağı olarak iktidarda temsil edilme olanağına sahip olabilir. O zaman Avrupa'nın övündüğü hoşgörü, eşitlik, insan hakları v.b. demokratik değerlerin sonunun ne olacağını şimdiden tasavvur etmek mümkündür.

Hülya Mammadli

Benzer Makaleler

İlişkili bölümler

Diplomatik köşe

Azərbaycanın xarici ölkələrdəki diplomatik nümayəndəlikləri twitterdə

↳Yeni layihə

Dış basın

Bu adam Erdoğan'a düşman
10 Ekim 2018 Habertürk

Bu adam Erdoğan'a düşman

Daniel Pipes aynı zamanda Erdoğan'a da, Türkiye'ye de düşmandır.

Daha...
Trade war set to be the United States' next foreign policy quagmire
24 Eylül 2018 The Hill

Trade war set to be the United States' next foreign policy quagmire

History is littered with real wars, like those in Afghanistan, Iraq and Vietnam, that were supposed to be won quickly and cheaply but turned out to be the most expensive and inconclusive of quagmires.

Daha...