THE THINKING OF FUTURE
BİZ DÜNYA SİYASETİNİN TÜM SIRLARINI AÇIYORUZ

Yine "Arap Baharı" Hakkında

Siz buradasınız: Baş sayfa »» Yorumlar »»
 0 Mesaj Yazı Aralığı+- AFont Ölçüsü+- Çap
9817
Yazı Aralığı+- AFont Ölçüsü+- Çap

Bakü, 24 Aralık – Newtimes.az

"Arap Baharı" ve Demokrasinin Yeni Dalgasının Karşılaştığı Engeller

2010 yılının sonunda Tunus'ta kitlesel karışıklıklarla başlayan ve hızla diğer Arap ülkelerine yayılarak hükümet ve rejim değişikliğine sebep olan "Arap Baharı", o dönemde birçok araştırmacı tarafından demokrasinin yeni dalgası olarak kaydedildi. Burada temel görüş ayrılığı, "Arap Baharı"nın demokrasinin kaçıncı dalgası olduğuyla ilgilidir. Zira bazı araştırmacılar bunu dördüncü, bir kısmı ise beşinci dalga adlandırıyor. Amerikalı tarihçi ve siyaset bilimci Samuel Huntington 1991 yılında yayınlanan makalesinde, demokrasinin üç dalgasını ortaya koydu. Dünyada genel kabul gören bu yaklaşıma göre, 1820’li yıllarda ABD'de erkeklerin oy hakkı kazanması ile başlayan birinci dalga bir yüzyıl, yani 1920’li yıllara kadar devam etti. 30’lu yıllarda gözlemlenen gerilemeden ve II Dünya Savaşı’ndan sonra, demokratikleşmenin ikinci dalgası başlayarak 60’lı yıllara kadar devam etti. Demokrasinin üçüncü dalgası ise, 1970-80'li yıllarda bazı ülkelerde yaşanan süreçlerle başlamıştır (5).

1996 yılında Alman bilim adamı Klaus von Beymen’in SSCB'nin dağılması sonucunda kurulan devletlerdeki demokrasiye geçiş sürecini demokratikleşmenin dördüncü dalgası olarak adlandırması nedeniyle, bazı bilim adamları "Arap Baharı"nı demokrasinin beşinci dalgası olarak kabul ediyor. Fakat S. Huntington adı geçen makalesinde SSCB'nin Doğu Avrupa'da etki alanının azalmasıyla eski Yugoslavya, Çekoslovakya ve Polonya'da yaşanan demokratikleşme sürecini de üçüncü dalganın bir parçası olarak görüyordu. Üstelik 1996 yılında yayınlanan makalesinde, SSCB'nin dağılması sonucu ortaya çıkan bağımsız devletlerin, demokrasiye geçişini de üçüncü dalgaya ait etmektedir (4). Gerçekten de, Doğu Avrupa'da ve eski Sovyet coğrafyasında birbiri ardına ve kesintisiz yaşanan demokratikleşme sürecine üçüncü dalganın bir parçası olarak bakmak daha doğru olur. Dolayısıyla, Kuzey Afrika ve Ortadoğu'daki bazı Arap devletlerini kapsayan devrimler demokrasinin dördüncü dalgası olarak düşünülebilir.

Arap Devrimleri, Ülkeleri Demokrasiye Yaklaştırıyor Mu Yoksa Uzaklaştırıyor Mu?

Arap ülkelerinde diktatörlerin birbiri ardına devrilmesi ve yeni güçlerin iktidara gelmesi ile yaşanan süreç, ilk aylardan itibaren uluslararası kamuoyunda şöyle bir yeni soru doğurdu: Arap dünyasında yaşanan süreçler gerçekten de demokrasiye mi yöneliktir yoksa bu, yeni diktatörlüklere, otoriter rejimlere yol açan sahte bir demokratikleşme midir?

Bu sorunun ortaya çıkması ve gittikçe daha sık dile getirilmesinin nedeni, devrimlerin yaşandığı ülkelerde oluşan durumdur. Şimdi, "Arap Baharı" sonucunda iktidarın devrildiği dört Arap ülkesindeki mevcut duruma kısaca göz atalım. İlk olarak, Tunus'ta protestolar sonucunda Ocak 2011 tarihinde eski Cumhurbaşkanı Zine El Abidin Ben Ali'nin istifasından sonra, aynı yılın Ekim’inde yeni Anayasa’yı hazırlayacak konseyin içeriğini belirlemek için yapılan seçimlerde en çok oy toplayan üç siyasi parti, ılımlı İslamcı "Ennahda" Partisi başta olmak üzere, geçici bir hükümet kurmuştur. Fakat Tunus'ta halen sosyo-ekonomik durumdan rahatsız olan halk, zaman zaman protesto gösterileri düzenliyor, liberaller ve katı İslamcılar ise talepleriyle hükümete olan baskılarını arttırıyor. 2013 İlkbaharı’nda yapılması planlanan genel seçimler ve devlet başkanlığı seçimleri sırasında siyasi mücadelenin daha da sertleşmesi bekleniyor.

Yemen'de Ocak 2011 tarihinde başlayan karışıklık ve silahlı çatışmalar sonucunda eski Cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih'in iktidarı bırakma kararından sonra, 21 Şubat 2012 tarihinde yapılan seçimlere katılan tek aday Mansur El Hadi cumhurbaşkanı seçildi. Mansur El Hadi yeni Anayasa’nın hazırlanmasına nezaret edecek. Ülke, ayrıca 2014 yılında yapılacak genel seçimlere ve devlet başkanlığı seçimlerine hazırlanıyor.

Mısır'da durum daha karmaşıktır. Hüsnü Mübarek’in devrilmesinden sonra yapılan genel seçimler ve devlet başkanlığı seçimleri sonucunda "Müslüman Kardeşliği"ne özgü olan Adalet ve Kalkınma Partisi'nin adaylarının meclisteki koltukların çoğuna sahip olması ve parti üyesi Muhammed Mursi’nin cumhurbaşkanı seçilmesi ülkedeki liberalleri ve dini azınlıkları tatmin etmiyor. Yeni Anayasa’nın onaylanma meselesi, neredeyse her hafta protesto gösterileri ile birlikte görülen ciddi bir soruna dönüşmüştür. Ülkede henüz iç ve dış politika konularıyla ilgili olarak İslamcılar, liberaller ve Hıristiyanlar arasında ortak yol bulunamamıştır.

Bildiğimiz gibi Libya, devrimi en acı yaşayan ülkelerden biri oldu. İç savaş ve dış müdahale sonucunda yaşanan rejim değişikliğinden sonra, ülke geçici hükümet tarafından yönetiliyor. 2012 Yazı’nda yapılan genel seçimlerde, beklenenin aksine, liberaller kazandı. Buna rağmen, ülkede silahlı gruplar arası çatışma, merkezi yönetime tabi olmama, bölücülük ve "El Kaide" yapılanmasının konumunu güçlendirmesine ilişkin sorunlar mevcuttur.

Şu anda, devrim dalgasının ciddi bir engel ile karşılaştığı Suriye'de dışarıdan askeri, siyasi ve ekonomik destek gören muhalefet ile iktidar ve yandaşları arasında çıkan savaşın ne tür sonuçlara yol açacağı henüz belirsizliğini koruyor. Fakat devrim yoluyla iktidarın değiştiği Arap ülkelerine özgü ortak belirtiler olarak; siyasi geçişin henüz sona ermemesi, dolayısıyla merkezi yönetimin hayli zayıf olması, politik ve sosyal istikrarsızlık ve ekonomik durumun kötüleşmesi gösterilebilir. Bu ülkelerin hepsinin ayırt edici özelliği olan bir başka husus ise, devrim sonrasındaki siyasi süreçlerin sonuçta demokrasinin zaferine götüreceğini kesin olarak söylemenin mümkün olmamasıdır; çünkü bu ülkelerde demokratikleşme sürecine engel olan hem iç hem de dış etkenler mevcuttur.

Arap Ülkelerindeki İç Koşullar Batı Demokrasisine Ne Kadar Uygun?

Amerikalı siyaset bilimci Huntington’a göre, demokrasinin sağlanması için siyasi, ekonomik ve kültürel unsurların varlığı gereklidir (5). Yaklaşık olarak son iki yıldır Arap ülkelerindeki devrim dalgası, diktatörleri devirerek siyasi iktidarı değiştirmektedir. Fakat aynı durumu, ekonomik ve kültürel unsurlar için söylemek zordur. Devrimlerin şimdiye kadar istenen sonucu vermemesi, Arap ülkelerinin demokratikleşmeye ne derecede hazır olduğuna ilişkin sorular akla getiriyor.

Bilindiği gibi, devrim dalgasının hızla yayılmasının temel itici güçlerinden biri, bu ekonomik sorunlar ve kitlelerin yoksulluk sınırında yaşamasıdır. "Arap Baharı"nı yaşayan ülkelerin çoğunda devrimden önce kişi başı gayri safi milli hâsılanın tutarı fazla olsa da, nüfusun büyük çoğunluğunun gerçek yaşam koşulları oldukça düşük olup (Libya hariç), ekonomi tarım sektörünün ağır basması ve sanayinin zayıf gelişmesi şeklinde nitelendiriliyor.

Batılı bilim adamlarının çalışmalarına bakıldığında, ekonomik gerilik ve yoksulluğun, demokrasinin sağlanmasına yönelik oldukça elverişsiz bir ortam olarak değerlendirildiği görülüyor; çünkü demokrasi ekonomik gelişmeye sıkı sıkıya bağlıdır. Demokrasi kuramcıları, herhangi bir toplumda demokratik ilkelerin sağlanması için, öncelikle ekonomik çağdaşlaşmanın zorunluluğunu esas gösteriyor. Ekonomik çağdaşlaşma, toplumun yaşam koşullarının ve eğitim düzeyinin yükselmesine olanak sağlıyor ve bu ortamda insanlar yüksek yaşam koşulları ve kendisini kanıtlamak için haklarını savunmaya daha fazla ilgi gösteriyor. Huntington'ın deyişiyle söylersek; zengin ve gelişmiş ülkelerin çoğu demokratiktir, demokratik ülkelerin ise çoğu zengindir. Ona göre, yoksul ülkeler demokrasi için elverişli değildir (5). Diğer bir ünlü siyaset bilimci Francis Fukuyama ise bu tür bir yaklaşıma karşı çıkıyor ve demokrasinin var olması için ekonomik durum ve kültürel özelliklerin belirleyici rol oynamadığını, demokrasi için demokratların varlığının gerektiğini düşünüyor (2).

Buna rağmen, yaygın kanıya göre, gelişmiş bir ekonomiye sahip ülkelerde demokrasinin sağlanması ve korunması daha kolaydır. Ekonomik sorunlar karşısında ise demokrasi çoğu güçsüz kalır. Böyle bir ortamda diktatör rejimler daha verimli faaliyet gösterebiliyor (1). Amerikalı bilim adamı Seymur Lipset de demokrasiyi ekonomik gelişmenin bir ürünü olarak görüyordu. O, Anglo-Sakson ülkeler ile Avrupa ve Latin Amerika ülkelerinde ekonomik gelişmenin; servet (wealth), sanayileşme, şehirleşme ve eğitim olmak üzere dört ana göstergesine ait istatistikleri karşılaştırarak, demokratik ülkelerde bu alanlarda başarıların daha yüksek olduğu sonucuna varmıştır (6).

Böylece, Arap devrimleri sonucunda iktidarların değişmesine rağmen, ekonomik sorunların çokluğu ve siyasi kargaşa burada yeni diktatörlerin belirmesine ortam sağlıyor. Tarihsel deneyimler de ekonomi zayıfladığında ve krizler meydana geldiğinde otoriter, hatta totaliter rejimlerin ortaya çıkması için elverişli ortam oluştuğunu gösteriyor. Zira 1920-30'lu yıllarda Avrupa'da faşist ve nasyonal-sosyalist rejimlerin iktidara gelmesiyle birinci demokratikleşme dalgası engellendi. Birçok bilim adamına göre, 1929-1933 yıllarını kapsayan "Büyük Bunalım" bu süreçte önemli rol oynamıştır. Benzer bir durum 1970'li yıllarda da gözlemlenmiştir. Genel olarak, ekonomik krizlerin meydana gelmesi ile diktatör rejimlerin oluşması arasındaki doğru orantı XX yüzyıl boyunca kendini göstermiştir.

Hali hazırda, Avrupa'yı ekonomik krizin sardığı bir dönemde, bölge devletlerinde demokratik değerleri tehdit altına atan ırkçılık ve anlaşmazlık gibi radikal dürtülerin güçlenmesi ve bunun gittikçe, kendini siyasi hayatta daha belirgin şekilde açığa vurması hiç de rastlantısal değildir. Günümüzdeki ekonomik kriz henüz farklı farklı ülkelerde demokrasiyi toptan tehdit altına almasa da, onun çok gerekli manevi değerleri olan hoşgörü ve çokkültürlülüğe (multikültürelizme) darbe vurmuştur.

Demokrasinin oluşmasında kültürün rolüne gelince, demokrasinin yalnızca siyasi kurumlardan ibaret olmadığını, burada manevi değerlerin çok büyük önem taşıdığını belirtelim. Çeşitli kültürler arasındaki farklılık, demokrasiye yaklaşımda da kendini gösteriyor. Çağdaş Batı toplumlarında insan haklarının ve özgürlüklerinin ifadesi olarak kabul edilen bazı yasalar Doğu'da, daha net olursak, Arap toplumlarında olumlu karşılanmayabilir. Araştırmacılar çoğu zaman İslam unsurunu kültür farkının temel nedeni ve demokrasiye engel olan unsur olarak gösteriyorlar. Doğru, din kültürü etkiler, fakat aynı zamanda, kültür de dinin kavranış şeklini etkiliyor. Bu nedenle, aynı dinin farklı toplumlarda farklı biçimlerde ortaya çıktığına rastlamak mümkündür. Diğer taraftan, geleneklere bağlılık ve tutuculuk, dinden bağımsız olarak Doğu toplumlarının çoğuna ait bir özelliktir.

Diktatör rejimlerin devrildiği ülkelere gelince, burada eski rejimlerin etkisi altında şekillenen sosyal bilinçte ve siyasal kültürde belli değişikliklere gereksinim var. Uzun süredir diktatörlük ortamında yaşayan insanlar arasında ani rejim değişikliğinden sonra özgürlükleri kötüye kullanma, yasalara uymama eğilimleri güçlü oluyor. Bilinçte kanuniliğin ve sivil sorumluluğun kökleşmesi, demokratik değerlere saygılı bir siyasi kültürün oluşması zaman gerektiriyor. Genel olarak bakıldığında ise Müslüman toplumlarda demokrasi mümkündür, fakat bu, doğal olarak, Uzakdoğu'daki Konfüçyusçuluk ortamında şekillenen demokrasi gibi, çağdaş Batı demokrasisinden biraz farklı olacaktır.

F. Fukuyama’nın "demokratlar olmadan demokrasi olmaz" görüşüne dönerek şöyle bir soru sorulabilir: Arap ülkelerindeki devrimlerde demokrasi talebini dile getiren muhalif güçler ne derece demokrattır? Bunu onların iktidara geldikten sonra gerçekleştirdikleri demokratik reformlar gösterebilir. Henüz yeni reformlar o kadar da hızlı ve demokratik değerlere uygun şekilde hayata geçirilmiyor. Tunus ve Mısır'daki olaylar buna birer örnektir. Uluslararası toplumun olayları daha dikkatle izlediği Mısır'daki devrimde öncü kuvvet olarak İslamcılar geliyordu. Aynı dönemde dışarıdan ciddi destek alan "Müslüman Kardeşliği"nin şimdi iktidarda olması ve liberalleri memnuniyetsiz bırakan kararlar alması hayret verici görünmemelidir.

Dış Destek Her Zaman Demokrasiye Hizmet Etmiyor

"Arap Baharı"nın yaşandığı ülkelerde diktatör rejimlerin varlığı, insan hakları ile ilgili sorunlar, sosyo-ekonomik zorluklar devrimin gerçekleşmesi için gerekli ortamı yaratmıştı. Fakat Arap Devrimleri’ni sadece iç unsurların bir ürünü olarak kabul etmek de doğru olmaz. "Arap Baharı"nın Büyük Yakın Doğu Projesi'nin (ya da Büyük Ortadoğu Projesi) bir parçası olduğu görüşü de yaygındır. Projenin resmi olarak ilan edilen ana amacı, özgür olmayan ülkelere demokrasi getirmek olarak açıklanmıştır. ABD Başkanı George Bush (oğul) böyle bir proje ile Orta Doğu'yu hedef almalarının en önemli nedenlerini, birçok Orta Doğu ülkesinde var olan yoksulluk ve kadın hakları ihlalleri ile açıklamıştır. Projenin mimarlarından olan ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney'in sözlerine göre Büyük Ortadoğu Projesi’nin ana fikri, bölgenin bütününe demokrasiyi yayarak, bölgeyi geliştirmek ve barışı güvence altına almaktan ibarettir. ABD Dışişleri Eski Bakanı Condolezza Rice ise projeyi "Marakeş’ten Çin sınırına kadar 22 ülkenin siyasi ve ekonomik coğrafyasının değiştirilmesi" olarak kaydetmişti (3).

Bu açıdan, "Arap Baharı"nın daha ziyade dışarıdan yönetilen bir süreç olduğu söylenebilir. Olayların başladığı andan itibaren birçok bölge devletinin ve küresel güçlerin sürece kendi çıkarları açısından yaklaşımı görülmüştür. İsyancıların dışarıdan siyasi, ekonomik, iletişimsel ve askeri araçlarla desteklenmesi, hükümet darbesinden sonra yabancı devletlerin ve onlara ait şirketlerin, bu ülkelerin petrol ve doğal gaz yataklarını yeniden bölüştürmesi bunu doğruluyor.

Yabancı devletlerin aceleciliği ile iç ortamın demokrasiye tam olarak hazır olmaması arasındaki uyumsuzluklar, devrimlerin gerçekleştiği ülkelerde bugünkü sosyo-politik gerginlik, ekonomik kriz ve bağımlılık, radikallik ve ayrılıkçılık şeklinde görülüyor. Bunun sebeplerinden biri, diktatörlerin her ne olursa olsun devrilmesine çalışan Batılı devletlerin muhaliflere olan yardımından bazen daha tehlikeli güçlerin de yararlanmasıdır. Libya’daki savaş sırasında "El Kaide" üyelerinin bu ülkeye akın etmesine ve özel faaliyetlerde bulunmalarına Batılı siyasi çevrelerin ciddi bir tepki göstermemesi buna kanıttır.

Sonuçta, Arap ülkelerindeki devrimlerden sonra sadece demokrasi şüpheye düşmekle kalmamış, ulus devlet tehdit altına girmiştir. Şimdilik "Arap Baharı"ndan ise, bölgede etkisini arttırmaya çalışan Batılı devletler, daha fazla gelir elde etmek isteyen çokuluslu şirketler, Afganistan'da ve Pakistan'da yapılan terör karşıtı faaliyetlerle darbe alan ve kendi   "Baharı"nı yaşamak isteyen "El Kaide" yararlanmıştır. Araplar ise hala Bahar’ın gelmesini bekliyor.

Hülya Mammadli

Kaynaklar

1. Adam Przeworski. Democracy and Economic Development. 2004.

2. Francis Fukuyama. The End of History and the Last Man. 1992.

3. Emin Kərimov. ABŞ-ın Böyük Orta Şərq layihəsindəki əsas istiqamətləri. Dirçəliş 169-170, 2012, s.224-229.

4. Samuel P. Huntington. Democracy For The Long Haul. Journal of Democracy 7.2 (1996): 3-13.

5. Samuel P.Huntington. Democracy's Third Wave. Journal of Democracy 2 (1991): 12-34.

6. Seymour M. Lipset. Some Social Requisites of Democracy: Economic Development and Political Legitimacy. The American Political Science Review, Vol. 53, No. 1. (Mar., 1959), pp. 69-105.

Benzer Makaleler

İlişkili bölümler

Diplomatik köşe

Azərbaycanın xarici ölkələrdəki diplomatik nümayəndəlikləri twitterdə

↳Yeni layihə

Dış basın

Bu adam Erdoğan'a düşman
10 Ekim 2018 Habertürk

Bu adam Erdoğan'a düşman

Daniel Pipes aynı zamanda Erdoğan'a da, Türkiye'ye de düşmandır.

Daha...
Trade war set to be the United States' next foreign policy quagmire
24 Eylül 2018 The Hill

Trade war set to be the United States' next foreign policy quagmire

History is littered with real wars, like those in Afghanistan, Iraq and Vietnam, that were supposed to be won quickly and cheaply but turned out to be the most expensive and inconclusive of quagmires.

Daha...