THE THINKING OF FUTURE
BİZ DÜNYA SİYASETİNİN TÜM SIRLARINI AÇIYORUZ

Yakın ve Orta Doğu’daki Olaylar Hala “Patlamaya Hazır Birer Bomba” Mı?

Siz buradasınız: Baş sayfa »» Yorumlar »»
 0 Mesaj Yazı Aralığı+- AFont Ölçüsü+- Çap
7032
Yazı Aralığı+- AFont Ölçüsü+- Çap

Bakü, 13 Aralık – Newtimes.az

Genel olarak Yakın ve Orta Doğu'da 50 yılı aşkın süredir, ciddi siyasi ve askeri çalkantılar meydana gelmektedir. Şu son birkaç yılda “Arap Baharı” olarak adlandırılan sürecin başlaması da bölgenin özgünlüğünü gösteriyor. Elbette ki, buraya tarihi İsrail-Filistin sorununu, son yıllarda ABD ve müttefikleri tarafından Irak'ın işgalini ve Suriye sorunu da eklenebilir. Zira “Arap Baharı” ile değişen Kuzey Afrika, Orta Doğu'daki siyasi denge ve Filistin'in “BM ve uluslararası topluma üye olmayan gözlemci devlet” statüsüyle katılma yolunun açılması, durumu daha da değiştirdi. Bu bakımdan, Türkiye Başbakanı R.T. Erdoğan'ın Mısır'a gezisi ve işadamları toplantısında da ifade ettiği gibi; artık Filistin-İsrail sorunu öncekinden farklı bir içerik kazanmıştır. Zira Arap dünyasında yaşanan protestolar ve siyasi-askeri çalkantılar bu çatışmada da etkisini göstermektedir. Sonuçta, bölge ülkeleri olan Mısır, Suriye ve Irak'ta da yaşanan ciddi siyasi ve askeri karmaşa birçok açıdan irdelenmelidir. Yeri gelmişken, doğal olarak Türkiye’nin de bölgesel güç olma yönünde Arap dünyası ile doğrudan ve dolaylı olarak iş birliği yaptığını ifade etmeliyim. Suriye ile Türkiye arasında yaşanan çatışma sonucunda Türkiye'nin, bir NATO üyesi olarak “Patriot” füzelerinin topraklarında yerleştirilmesini talep etmesi de bu bağlamda değerlendirilmelidir. İlk olarak, siyasi ve askeri çizgi bakımından Türkiye, Batı yönümlü olduğunu defalardır vurgulamaktadır. Bu nedenle Türkiye, Suriye'den gelebilecek hava saldırısı tehlikesinin önüne geçmek için NATO'ya başvurdu. Sonuçta, bu koşullar altında Türkiye'nin NATO’dan “Patriot” füzelerini istemesi, savunmasız kalmasından iyidir.

Öte yandan, Irak'ta da Bağdat Hükümeti ile Kuzey Kürdistan Bölgesi arasında çatışmalar mevcuttur. Sonuçta Irak; Arap, Türkmen ve Kürt etnik kimliği ile mozaik bir nitelik taşımaktadır. Bütün bunları dikkate almadan, Irak'taki siyasi süreçleri anlamak mümkün değildir. Nitekim Uluslararası Enerji Ajansı'nın raporuna göre, Irak gelecek 10 yıl içinde petrolden gelen gelir sayesinde yılda 200 milyar Dolar kazanacaktır. Bağdat Hükümeti, iktidarın sahibi olduğunu öne sürerek Kuzey Kürdistan Özerk Bölgesi’nin petrol anlaşmalarında tek başına hareket etmesine karşıdır. Birkaç gün önce Bağdat Hükümeti’nin, Türkiye’nin Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız'ın petrol ve gaz konferansı için uçakla Kuzey Kürdistan’ın başkenti Erbil’e gitmesine izin vermemesi de bu bağlamda değerlendirilmelidir.

Mısır'a gelince “Müslüman Kardeşler” Partisi’ne mensup Muhammed Mursi cumhurbaşkanı seçildikten sonra, Mareşal Tantavi dâhil, üst düzey subayları görevden uzaklaştırarak orduya karşı siyasi bir başarı kazandı. Bunun sonucunda Mursi, istediği şekilde geniş yetkiler elde etti. Dış politikada ise, bölgesel aktör olarak Gazze'de ateşkesin ilan edilmesine muvaffak oldu. Ancak son günlerde Mısır'da, özellikle El Tahrir meydanında yeni kabul edilecek Anayasa’ya karşı düzenlenen protesto gösterileri, birkaç kişinin ölümüyle sonuçlanan çatışmalar ve Muhammed Mursi’nin “Mısır'ın Yeni Firavunu” olarak adlandırılması Mısır'da gerçekleştirilen demokratikleşme sürecinin sancılarının daha süreceğine işaret ediyor. Zira Mısır bir yandan demokratikleşme sürecinden geçerken diğer taraftan iktidardaki “Müslüman Kardeşler” Partisi yeni kabul edilecek Anayasa’da şeriat kurallarının da yer almasına çalışıyor. Oysa Mısır'daki mevcut iktidar, Mısır'ı idare etmek ve iç savaşa mahal vermeden yeni bir Anayasa yapmak için, liberal ve laik adımlar atmalıdır. Fakat özgürlük ve adalet ilkelerine sadık kalmaması, Mısır'daki yeni hükümetin ciddi sorunlarla karşılaşacağını işaret ediyor.

Bu bağlamda, Mısır ve Türkiye'nin desteğiyle İsrail’in Gazze'ye bombardımanını durdurduğunu ve Gazze'de ateşkes ilan edildiğini ifade etmeliyim. Hamas bu bakımdan, siyasi bir güç olarak manevra alanını genişletti. Böylece Orta Doğu'da meydana gelen yeni denge, çeşitli açılardan etkisini göstermektedir. Bu anlamda öne çıkan sorunlardan biri de İsrail-Filistin sorununun son durumu ile ilgilidir. Zira sadece Vatikan'ın sahip olduğu “üye olmayan gözlemci devlet” statüsü, Filistin'in bağımsız devlet olma statüsüne daha da yaklaştırıyor. Filistin Özerk Bölgesi 2011 yılında BM'ye tam üyelik başvurusunu yaptı. Ancak, ABD'nin bu talebi Güvenlik Konseyi'nde veto edeceği düşüncesiyle başvuru gündeme alınmadı. Filistin bu kez tam üye devlet statüsünün bir altında olan “üye olmayan gözlemci devlet” statüsü için başvurdu. Bu başvurunun öncekinden farkı, burada Güvenlik Konseyi'nin onayının gerekmemesidir. Bu nedenle, Filistin ABD'nin veto yetkisine rağmen Genel Kurul’da destek kazandı. Zira “üye olmayan gözlemci devlet” statüsü Filistin'in İsrail hakkında uluslararası mahkemelere başvurma şansını daha da güçlendiriyor. İsrail ise, buna karşı çıkıyor ve BM’nin karşı çıkmasına rağmen Gazze'de yeni evlerin inşasına başlayacağını da ilan ediyor. Mesele barışçıl şekilde çözümlenmezse, İsrail aynı zamanda Türkiye ile de sorun yaşayacaktır. Diğer açıdan, İran'ın bölgedeki etki alanı ve Hizbullah'a verdiği destek bu sorunun başka bir yönünü de ortaya çıkarıyor. Sonuçta, İsrail merkezli Filistin sorunu dünyayı yöneten güçler arasında bariz bir mücadelenin olduğunu ve yakın zamanda bu mücadelenin daha da kızışma olasılığını göstermektedir.

Suriye'deki soruna gelince, bu ülkede iç savaş hala acınacak halde devam etmektedir. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in, Başbakan R T. Erdoğan ile İstanbul'daki görüşmesinde belirttiği görüşler, Rusya'nın Suriye'deki rejim değişikliği hakkında fikrini değiştirmediğini, buna rağmen tereddütleri olduğunu gösteriyor. Son olarak Rusya Esad rejiminin değiştirilmesini, ABD ve müttefikleri tarafından Orta ve Yakın Doğu'daki siyasi ve askeri nüfuzunun azaltılma çabası olarak da değerlendiriyor. Sonuçta, bölgede yaşanan iç çekişmeler ve dış güçlerin bu çatışmayı kullanarak siyasi, ekonomik ve askeri çıkarları doğrultusunda hareket etmeleri, bölgenin halen “patlamaya hazır bir bomba” olduğunu kanıtlıyor.

Bölgedeki Olayların Arka Planına (Background) İlişkin Bazı Varsayımlar

Yakın ve Orta Doğu, özellikle “Arap Baharı” adı altında gerçekleşen olayları, yerel ve küresel açılardan incelemek önemlidir. Zira bu bölgenin kendine özgülüğünü, buradaki Arap kabilelerinin ya da iktidarda temsil edilen aşiretlerin iç dinamiğini ve onların dış güçlerle olan ilişkilerini net olarak bilmeden ciddi tahliller yapmak mümkün değildir. Diğer yandan bu olaylar, çağdaş devlet anlayışı ve farklı kimlikleri bir arada muhafaza etme projesiyle doğrudan ilişkilidir. Günümüzde bölgesel milliyetçiliğin çağdaş devletlere karşı protestolarının yükselmesi, modernizmin siyasi krizini de meydana getirmiştir. Zira bölgede artan etnik aidiyet ve ulusçuluk anlayışları, aynı zamanda bölgede meydana gelen olayları da kendine has biçimde etkiliyor. Bu anlamda “Arap Baharı” olarak adlandırılan süreç, artık yeni bir kimlik kazanarak, kendine özgü bir hareket alanının ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Özellikle, bölgede yaşanan olayların arka planında farklı ve yeni tarihsel anlayışlar yatıyor. Ünlü siyaset felsefecisi Leo Straus’un ardından Fransız Akademisi’nde kürsü başkanlığına seçilen, Lübnan asıllı Amin Malouf’un; Batı'nın, tarihin belli bir döneminde dünyayı ele geçirdiğini ve tarih anlayışını da kendisine ait değerlerle şekillendirdiğini ifade etmesinin söz konusu gerçeğe işaret etmesi de rastlantısal değildir. Ancak, günümüzde Batı merkezli tarih anlayışından farklı olarak, bölge ülkelerinin tarihe farklı bakış açıları vardır. Sonuçta, artık sadece Batı merkezli tarih anlayışı terk edilmeye başlanmıştır. Bu anlamda, Amin Malouf’a göre; bölge ülkelerinin her biri farklı etnik kimliklere mensup olarak, bunları kendi içinde muhafaza etmelidir. Yeri gelmişken, İsrail Dışişleri Bakanı Lieberman'ın da geçtiğimiz günlerde ABD'de katıldığı bir toplantıda; “Öncelikle, Hz. Musa'yı Yahudileri Orta Doğu'ya getirdiği için eleştiriyorum. Neden Hollanda, Belçika v.b. topraklara gitmedik! Bölgemizde birçok sorun var.” demesi, mevcut tarih anlayışlarıyla doğrudan ilgilidir. Bazı siyasi uzmanlara göre, Arap devletleri ile çevrili olan İsrail her zaman güvenlik sorunu ile karşı karşıya kalacaktır. Sonuçta, Liberman'ın ifadeleri de bunu onaylamaktadır.

Diğer yandan bölgedeki petrol ve gaz rezervleri ve dünya siyasetini etkileyen nüfuzlu devletlerin bölgeye ilişkin siyasi ve ekonomik çıkarları da bölge ülkelerinin iç ve dış politikalarını şekillendirmektedir. Bu anlamda bölgede barışın hüküm sürmesi ve bölge ülkelerinin demokratik ilkelere göre yönetilmesi; ekonomik, politik ve tarihsel unsurlara bağlıdır. Bu unsurların doğru şekilde değerlendirilmesi, bölgenin “patlamaya hazır bir bomba” niteliğini olumlu yönde değiştirecektir.

Dr. Reşat İlyasov, Felsefe Doktoru

Benzer Makaleler

Diplomatik köşe

Azərbaycanın xarici ölkələrdəki diplomatik nümayəndəlikləri twitterdə

↳Yeni layihə

Dış basın

Bu adam Erdoğan'a düşman
10 Ekim 2018 Habertürk

Bu adam Erdoğan'a düşman

Daniel Pipes aynı zamanda Erdoğan'a da, Türkiye'ye de düşmandır.

Daha...
Trade war set to be the United States' next foreign policy quagmire
24 Eylül 2018 The Hill

Trade war set to be the United States' next foreign policy quagmire

History is littered with real wars, like those in Afghanistan, Iraq and Vietnam, that were supposed to be won quickly and cheaply but turned out to be the most expensive and inconclusive of quagmires.

Daha...