THE THINKING OF FUTURE
BİZ DÜNYA SİYASETİNİN TÜM SIRLARINI AÇIYORUZ

Silah Satıcıları Barış Taraftarı Mıdır?

Siz buradasınız: Baş sayfa »» Uluslararası ilişkiler »»Çatışmalar »»
 0 Mesaj Yazı Aralığı+- AFont Ölçüsü+- Çap
16369
Yazı Aralığı+- AFont Ölçüsü+- Çap

Barış Sorunlarının Araştırılması üzre Stockholm Uluslararası Enstitü’sünün (SIPRI) bir süre önce yayınlanan raporlarına göre; 2007-2011 yıllarında dünya çapında silahlanma, önceki 5 yıla kıyasla %24 oranında artmıştır. İstatistiklere göre; dünya çapında silah ithalatının %44’ü Asya’nın payına düşüyor. “Arap uyanışı” ile çalkalanan Yakın Doğu ülkeleri de önemli alıcılardandır. Toplam ithalatın %17’si bu bölgeyedir. Hindistan, Güney Kore, Pakistan, Çin, Suudi Arabistan ve Venezüella başta gelen silah ithalatçılarıdır. [i]

Esas silah üreticileri ve satıcıları ise Batı ülkeleridir. Stockholm Enstitü’sünün verdiği bilgilere göre, silah üreticisi şirketlerin ilk yüzünün 44’ü ABD’ye, 30’u ise Batı Avrupa ülkelerine aittir. Bütün bu istatistik verilerini vermekteki amacımız, zaten malum olan bilgileri hatırlatmaktan farklıdır. Asıl ilginç olan, silah satıcılarının “barış” taraftarı olmasıdır.

Askeri harcamaların artması ve silahlanma gereksinimi jeo-siyasi hırslar, dünyadaki sıcak bölgeler ve dondurulmuş çatışmalarla şekilleniyor. Yani silahlanma gereksinimini, rekabet ortamı ve savaş riski belirliyor. Küresel boyuttaki silah satıcıları için ise, bu riskin yüksek olmasının arzulandığı ortadadır. Dünyada silahlanmaya her daim pay ayrılmasına sebep olan bazı noktaları aydınlatmak isteriz.

Küresel iktisadi kriz ortamında, şirketlerin askeri harcamalarını ve buna bağlı olarak satışlarını arttırması bazı hususlardan kaynaklanıyor. Tarih küresel çaptaki iktisadi krizlerin, her zaman askeri harcamaların artmasına hız kazandırdığını gösteriyor. Örneğin; 20’nci yüzyılın en güçlü iktisadi gerileme dönemi olan “Dünya Ekonomik Krizi”nden (1929-1933 yılları), Alman ekonomisi askeri sanayini arttırdığı için, iktisadi bakımdan en güçlü devlet olarak çıkmıştır. Aynı dönem ABD ekonomisinde de bu eğilim görülmüştür. Yani bir bakıma, askeri harcamalar, ekonomiyi canlandırıcı bir güç ve krizden çıkış yolu olarak görülmüştür. Sonradan bu askeri cephanenin, II Dünya Savaşı’na zemin hazırlaması ise ne kadar acı olsa da, olayların mantıksal sonucudur.

Böylece, iktisadi krizle silahlanma arasında bir orantı olduğu görülüyor. Günümüzde de benzer süreçlerle karşılaşıyoruz. Son birkaç yılda küresel çapta yaşanan iktisadi belirsizlik ve gerilemeler, ekonominin birçok alanının verimliliğini ve geleceğini sorgulanır hale getirmiştir. Bu durumda, dünya tarihinde artık sınanmış olan silahlanma yöntemine başvurulmuştur. Tam da bu sebeple, silahlanmaya ayrılan payın artma eğilimi, öncelikle bu bakış açısından değerlendirilebilir.

Kanımızca, küresel iktisadi kriz ile “Arap uyanışı” olarak adlandırılan süreç arasında belirli bir ilişki olduğu söylenebilir. Arap dünyasında yaşanan olaylarda Batı silah cephanesinden yeterince faydalandı ve bu silah üreten şirketler için yeni siparişler demektir. Diğer taraftan, iktidara yeni gelen güçlerin ilk işi silahlanma ve güvenlik için Batılı şirketlerle anlaşmak oluyor. Bu eğilim “Arap uyanışı”nın ilk halkası olan Sudan olaylarında bile gözlemlenmiştir. Örneğin; Sudan’ın parçalanmasıyla bağımsızlık kazanan Güney Sudan, dünya çapında silah satıcısı olan şirketlerden çok miktarda silah almaya başladı. Böylece, yıllardır Sudan’da asilere verilen silahların karşılığının ödendiği izlenimi oluşuyor.

Rejim değişikliğinin yaşandığı ülkeler silah şirketleri için ana pazardır. Irak’taki mevcut iktidarın silahlanmaya tonlarca para harcaması başka şekilde adlandırılamaz. Aslında, iktidar değiştikten sonra Irak’ın resmi dış siyasetine göre, hiçbir yabancı düşmanı kalmamıştır. Diğer taraftan, askeri kampanya döneminde zarar gören altyapı, sosyal güvence ve iktisadi projelere ilişkin büyük işlerin görülmesine gereksinim vardır. Bu durumda, resmi Bağdat’ın askeri harcamalarının milyar dolarlarla ölçülmesinin hangi amaca hizmet ettiği karanlık kalıyor.      

Ülkeler arasındaki mevcut çatışmaların donmuş şekilde kalması da silah satıcıları için sürekli bir pazar ve gelir kaynağıdır. Örneğin; Keşmir çatışmasına yarım yüzyıldır çözüm bulunamaması ve mevcut durumun korunması silah satıcıları için elverişlidir. 2011 yılında Hindistan’ın dünyanın en fazla silah ithal eden ülkesi, Pakistan’ın da bu listede ilk beşte olması bu iddiaların asılsız olmadığını gösteriyor. Donmuş çatışmalar, silah üreten şirketlerin çıkarlarıyla uyuşuyor. Aynı şekilde, Güney Kafkasya bölgesindeki Ermenistan-Azerbaycan Dağlık Karabağ çatışmasının ve Gürcistan’daki çatışmaların çözümlenmesi de, küresel güçlerin çıkarına değildir.

Silah sanayindeki şirketlerin, kendi ülkelerinin dış siyasetini etkileme olanakları dikkate alındığında ise, ilginç bir manzara ortaya çıkıyor. Bu şirketler önde gelen Batı ülkelerini temsil ettiğinden, onların etki alanı uluslararası yörüngeyi kapsıyor. Yani bu ülkeler, dünyada meydana gelen bütün süreçlere etki etme olanağına sahiptir. Dünya genelindeki bütün çatışmalarda şu veya bu şekilde söz sahibidir. Böylece, bu şirketlerin dünyanın sıcak bölgelerindeki çıkarları korunuyor. Bugünlerde ABD Dışişleri Bakanlığı’nın Azerbaycan’ı, ABD askeri teknolojisinin satılacağı ülkeler listesinden çıkarmasına ilişkin haberlere de bu açıdan bakılabilir.

İsrail-Filistin çatışmasının da dünyanın sıcak bölgelerinden biri olmaya devam etmesinde çıkarı bulunan taraflar vardır. İsrail, Batı’nın bölgedeki dayanağı olarak sürekli silahlandırılıyor. İsrail’e sadece ABD, yılda yaklaşık 2 milyar Dolar askeri yardımda bulunuyor. İsrail’in sürekli silahlandığı bir ortamda, bölgedeki diğer ülkeler için silahlanma yarışı için zemin oluşuyor. Bölgedeki bu yarıştan geri kalmamak için bölgenin bütün ülkeleri yurtdışından çağdaş silah ve teknoloji alıyor. İsrail’in düşmanı olan ülkeler (İran, Suriye, Lübnan) diğer kaynaklardan silah ithal etse de, petrol monarşilerinin çoğu (Suudi Arabistan, BAE, Kuveyt) Batı’dan silah almaya ağırlık veriyor.

Aslında İsrail-İran anlaşmazlığının ve İran’daki nükleer sorunun da bu silahlanmaya hizmet ettiği söylenebilir. Şöyle ki, İsrail’le mevcut rekabet ortamında İran’ın silahlanması, bölgenin tüm ülkelerine yayılıyor. İran’ın bölgedeki diğer rakipleri de silahlanmaya büyük paralar harcıyor. Buna ilişkin olarak, bir veriyi ele almak yeterlidir: Suudi Arabistan 2011 yılında ABD’ye 154 adet F-15SA tipi askeri uçak ve Almanya’ya 800 adet “Leopard-2” tipi tank sipariş etmiştir ki bu, dünya çapında en büyük siparişlerden biridir.

Araştırmalar, Batı’nın İsrail’e askeri yardımda bulunmasının, bölgedeki bütün ülkelerin askeri harcamalarını arttırmasıyla sonuçlanan zincirleme bir sürece sebep olduğunu gösteriyor. Aslında İsrail’e ayrılan askeri hibelerin maliyeti, Batılı şirketlerin bölgenin varlıklı ülkelerine sattığı silah ve mühimmat ile karşılanmış oluyor. Böylelikle, bölgenin petrol zengini ülkelerinin kaynaklarının bir kısmı, her daim bu silahlanma yarışına harcanıyor. Bu sebeple, petrolün mali değeri yüksek olduğu sürece, Yakın Doğu coğrafyasında sorun ve çatışmaların bitmeyeceği öngörülebilir.

Böylece, ilginç bir sahneye şahit oluyoruz. Dünya ticaretinin çoğu alanı küresel kurallarla düzenleniyor ve ülkeler karşısında somut taahhütler veriliyor. Fakat hafif silahların transferine ilişkin ulusal ve bölgesel çerçevede düzenleyici araç ve mekanizmalar olmakla birlikte, bunların ticaretini düzenleyen küresel bir düzen bulunmuyor. Buna ilişkin girişimler olduğu doğrudur. Hali hazırda, (2-27 Temmuz 2012 tarihlerinde) “Silah Ticareti Sizleşmesi”ne ilişkin New York’ta düzenlenen BM konferansı bu girişimlerden biri olarak ele alınabilir. Lakin kanımızca aslında bu tür önlemler, hafif silahların ticaretinin düzenlenmesi için bir mekanizma oluşturamaz çünkü bu adım, öncelikle silah satıcılarının çıkarlarıyla uyuşmalıdır. Silah satıcıları ise, faaliyetlerine sınırlama getirme niyetinde değiller. Asıl görünüme bakıldığında ise; çatışmaların uzatılması, sıcak bölgelerde mevcut durumun korunması ve jeo-siyasi rekabet ortamının oluşturulması hedefleriyle, barış fikrinin bayraktarı olma rolü birbiriyle uyuşmuyor.

Arastü Habibbayli (PhD)


[i] http://www.sipri.org

Benzer Makaleler

İlişkili bölümler

Diplomatik köşe

Azərbaycanın xarici ölkələrdəki diplomatik nümayəndəlikləri twitterdə

↳Yeni layihə

Dış basın

Bu adam Erdoğan'a düşman
10 Ekim 2018 Habertürk

Bu adam Erdoğan'a düşman

Daniel Pipes aynı zamanda Erdoğan'a da, Türkiye'ye de düşmandır.

Daha...
Trade war set to be the United States' next foreign policy quagmire
24 Eylül 2018 The Hill

Trade war set to be the United States' next foreign policy quagmire

History is littered with real wars, like those in Afghanistan, Iraq and Vietnam, that were supposed to be won quickly and cheaply but turned out to be the most expensive and inconclusive of quagmires.

Daha...