THE THINKING OF FUTURE
BİZ DÜNYA SİYASETİNİN TÜM SIRLARINI AÇIYORUZ

Avrupa Birliği'nin üç sorunu: Riskler artıyor

Siz buradasınız: Baş sayfa »» Küresel süreçler ve eğilimler »»
 0 Mesaj Yazı Aralığı+- AFont Ölçüsü+- Çap
3880
Yazı Aralığı+- AFont Ölçüsü+- Çap

Bakü, 14 Kasım 2018 – Newtimes.az

Avrupa Birliği'nin (AB) potansiyeli ve küresel jeopolitik süreçte oynadığı rol açısından büyük güç olduğu itiraf ediliyor. AB üyesi ülkeler arasında dünyanın en gelişmiş devletleri bulunuyor. G7 ülkelerinin dördü AB üyesi. Politika uzmanları, AB'yle ilgili siyasi, ideolojik ve jeopolitik konulara hassasiyet gösteriyorlar. Son dönemde bu ihtiyaç AB'nin şuanki durumu ve geleceği yönünde farklı uzman yorumlarının sayının artması bazında daha ilgi çekici hale gelmiştir. Gerçekten, AB, hangi zorluklarla karşı karşıya ve bu sorunlar AB'yi nasıl etkileyebilir? AB, iç ve dış etkenlerden kaynaklanan olaylara nasıl tepki veriyor? Bu tür sorulara cevap aramak için AB'ye ilişkin birtakım önemli özelliklere değinmek gerekmektedir.

Göçmen sorunu, sağ güçler ve süper güçler: AB'nin Bermuda Üçgeni

Siyasi liderler, Avrupa Birliği'nin yenilenmesi gerektiğine uzun süredir haklı şekilde vurgu yapıyorlar. AB'nin üst düzey yetkilileri bu konuda kendi düşüncelerini birçok kez açık ve net biçimde dile getirdi. Politika bilimcilerinin de konuyla ilgili yorumlarında ortak tutum görülmektedir: uzman yorumcular, AB'nin aslında farklı alanlarda zorluklar içinde olduğuna dayanarak değişime gerek duyulduğunu kaydediyorlar.

AB, dünyanın en büyük güçlerinden biri olarak görülüyor. Almanya, Fransa, İtaliya gibi büyük gelişme potansiyeline sahip devletler AB'de yer alıyor. 28 ülkenin yer aldığı Avrupa Birliği, günümüzde büyük güç olarak kabul ediliyor. Almanya ve Fransa, son derece gelişmiş ekonomiye sahipler. Fakat bu husus diğer faktörleri göz önünde bulundurmamak için neden olamaz. Uzman yorumcular, modern dönemin çağrıları bazında örgüt içinde oluşan durumu ve dış politikada görülen bir takım zıtlıkları arka plana itmeyi tavsiye etmiyorlar.

Bu husus, içinde birçok faktörleri barındırıyor. Zira, AB'nin iç ve dış politikasının tekrar gözden geçirilmesi gereksinimini gündeme getiriyor. İlk sırada örgüte üye devletlerin göçmen sorunuyla ilgili tutumlarına vurgu yapılıyor. Uzmanlar, bu hususu hatta ilk sıraya bile taşımaktalar (Bkz, örneğin Vorobyova L.M., Savuşkina S.V., Evrosoyuz na prerekryostke vnutrennih i vneşnih vızovov / "Problemı natsionalnoy strategii" № 5 (50), 2018).

Rusya Stratejik Araştırmalar Enstitüsü uzmanları, yaptıkları kapsamlı raporda Avrupa yetkililerinin Birlik konusunda yeminleri dışında AB'nin net planının olmadığına vurgu yapıyorlar (Bkz, a.g.k.). Bu husus, örgütün göçmen sorununun nedenlerini ve sonuçlarını belirleyip meseleyi çözmek iktidarında olmamasında, sağpopülist hareketin önüne geçememesinde, ABD ve Çin ile karşılıklı ilişkilerde kendi çıkarlarını koruyamamasında daha açık şekilde ortaya çıkmaktadır (Bkz, a.g.k.).

Gerçekten, diğer uzmanlar da bu hususun AB'nin şimdiki aşamada önündeki başlıca engel olduğu görüşündeler. Söz konusu engellerden biri AB dahilinde siyasi ortamla ilgilidir. Göçmen sorunu, ABD ve Çin'le ilişkilere yönelik politika, uluslararası ilişkilerde hukuki çerçeveye uyum sağlamayı ve diğer önemli hususları kapsıyor. Belirttiğimiz her üç konu, gerçek anlamda AB'nin siyasal ve işlevsel özelliklerini net biçimde ifade ediyor. Bu konulara ayrıca değinmek gerekmektedir.

İlk başta AB üyeleri, göçmen sorununu tüm ciddiyetiyle algılamadılar. Hatta 2015 yılında bu sorunu kolayca çözebileceklerine ilişkin açıklamalar da yapıldı. Ardından yüz binlerce göçmen Avrupa'ya yöneldiğinde sorunun tüm ciddiyeti ortaya çıktı. Konunun en çok düşündürücü tarafı kendini demokrasinin ve insan haklarının beşiği olarak gören Batı'nın bu soruna siyasi ve hukuki çözüm üretememesini fark etmesiydi.

Bunun en net göstergesi Birliğ'e üye devletlerin birbirinden aşırı derecede farklı yanaşma sergilemesiydi. Macaristan, İtalya, Avusturya ve Çek Cumhuriyeti, bu konuda çok sert tutum sergiledi. Oysa Almanya ve Fransa, daha ılımlı ve barıştırıcı kararlar almağa hazır bulundular. Sonraki dönemde AB liderleri, göçmen sorununu çözmek için birkaç kez resmi veya gayri resmi şekilde toplantılar yapsalar da, mutabakat hala sağlanamadı. Aksine, bazı devlet başkanlarının bu sorunun etkisi altında görevlerini kayb etmek tehlikesi bulunuyor.

Nitekim, göçmen sorunu, AB'nin siyasi gündeminde hala çözüme kavuşmamış engel olarak kalmaktadır ve liderler, meseleyi çözmeye hazır gözükmüyorlar. Böylece AB'nin gerçek anlamda siyasi ve hukuki sorunla da yüzleşebilme ihtimalı bulunuyor. Uzman yorumcular, durumun kısa sürede çözüme kavuşacağına inanmıyorlar. Bunu ikinci sorunun – sağpopülizmin oluşu da onaylamaktadır.

Çözüm yolu: Tereddütler devam ediyor...

Artık birkaç yıldır sağpopülizm, gerçek anlamıyla Avrupa'da politika arenasına devamlı "saldırılar" düzenliyor. Uzmanlara göre, Donald Trump'ın (kendisi de sağpopülist olarak görülüyor), ABD cumhurbaşkanı seçilmesi bu sürece hız kazandırdı. Kaydetmek gerekir ki sağpopülistlere "yeni sağcılar" ve ya milliyetçi-muhafazakârlar" söyleyenler de vardır (Bkz, a.g.k.). Avrupa'da ise sağpopülistlere Geert Wilders (Hollanda, Özgürlük Partisi), Marine Le Pen (Fransa, Ulusal Cephe), Alexander Gauland (Almanya için Alternatif Partisi), Heinz-Christian Strache (Avusturya, Özgürlük Partisi), Luigi Di Maio (İtalya, Beş Yıldız Hareketi), Matteo Salvinini (İtalya, Kuzey Ligi) ve diğerleri örnek gösterilmektedir. Siyasi liderler arasında ise daha çok Macaristan Başbakanı Viktor Orban bu tür tutum sergiliyor.  

Sağpopülistlerin toplumda bölücülüğe yol açtığına ilişkin söylemlere rast gelinir. Sağpopülistler, "bizler" ve "ötekiler" diye ayırım yapıyorlar. "Ötekiler", yalancı milletciler ve uluslararası yerleşik düzen temsilcileridirler. Bu hareket, insanı ve doğal kaynakları küresel düzeyde yağmalıyor. "Bizler", küreselleşmenin adaletsizliğinin kurbanına dönüşen, verimli faaliyette bulunanlardır.

Sağpopülistlerin bu tutumunun yeteri kadar tehlikeli anlam taşıdığını itiraf etmek gerekiyor. Bu tutum, gerçek anlamda modern toplumu iki aşırı kamplaşmaya ayırıyor. Bu noktada AB üyesi devletlerde toplumsal zıtlıklar belli bir süre sonra ciddi toplumsal-ideolojik gerilime dönüşebilir. Aynı zamanda sağpopülistlerin AB'nin geleceğine ilişkin görüşleri Brüksel'in yaklaşımından farklıdır. Sağ güçler, AB'de milli değerlerin egemen olmasını gerekli buluyorlar. Oysa Brüksel, insan hakları ve evrensel değerlere önem veriyor.

Fakat durum her geçen gün zorlaşıyor. Sağpopülistlerin, Avrupa Parlamentosu'nda daha çok sandalye kazanması kaygılara neden oluyor. Bazı üye ülkelerin yönetimlerinde sağpopülistlerin etkisi artık hissediliyor. Bu noktada Macaristan, İtalya ve Çek Cumhuriyeti'nin adı daha çok duyulmaktadır.

Sağpopülistlerin şansını artıran dış faktörlerin oluştuğunu da vurgulamak gerekiyor. Bu noktada ilk sırada Donald Trump'a vurgu yapılıyor. Fakat konuyu dikkatle incelediğimizde AB'nin, ABD ve Çin politikasında ortaya çıkan zorluklar daha etkili gözüküyor. Şimdi politika uzmanları, Brüksel'in, gerçek anlamda Washington ve Pekin arasında sert seçim yapmak zorunda kaldığını söylüyorlar. Bunun bir nedeni Trump'ın, tümüyle Amerika'nın, Avrupa politikasına yeni anlam getirmek yönünde attığı adımlardır. Diğer neden ise Çin'in yeni küresel strateji yürütmesidir.

Almanya, Fransa, hatta Büyük Britanya, gerçek anlamda Pekin'le işbirliği yapıyor, örneğin Çin'in sunduğu yeni uluslararası bankanın kurulmasında rol alıyorlar. Ayrıca, "Yeni İpek Yolu" projesinden yüz çevirmeği asla düşünmemekteler. Asya'dan başlayan güzergahla Avrupa'ya büyük hacimde ticari ürünler gelebilir. Bu ürünler arasında enerjiden tüm doğal kaynaklara kadar tüm ürünler yer alıyor. Avrupa için Asya ile sıkı işbirliği yapmak şansı oluşmuştur. Oysa Washington, bir takım baskılar uygulayarak Avrupa devletlerini bundan çekindirmeğe çalışıyor, yaptırımlar ve ek vergiler uyguluyor, bazı durumlarda tehdit ediyor.

Son olarak Donald Trump, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'a yeni Avrupa ordusu kurmağı düşünmesi yerine NATO üyeliğinden dolayı biriken borçlarını ödemesini açık şekilde söyledi. Trump'ın, Avratlantik entegrasyonuna oluşturduğu engeller ve ABD'yi Paris İklim Anlaşması'ndan çekmesiyle ortaya çıkan anlaşmazlıklar da sır olmamaktadır.

Tüm bu söylenenler AB'nin, ciddi biçimde ABD ile Çin arasında "sıkıştığını" açık şekilde gösteriyor. AB, ABD'ye hayır söyleyememenin yanı sıra Çin'in cazip tekliflerinden de vaz geçemiyor. Şu zıt ve riskli durumun daha ne kadar süreceğini söylemek çok zor. Fakat uzmanlara göre, bu husus Brüksel'e hiçbir iyi şey vadetmiyor.

Belirttiğimiz şu zıt hususlar, doğal olarak, Avrupa Birliği'nin kısa zamanda çökeceği anlamına da gelmiyor. Fakat Avrupa Birliği'nin içinde bulunduğu ciddi zorluklar uluslararası ilişkiler sistemindeki risk faktörünü artırıyor. AB'nin dünya politikasında büyük rol oynayan örgüt olduğu sır değildir. AB'nin gelişmesinin veya çöküşünün tüm dünyaya etkisi bulunuyor. Bu açıdan Avrupa Birliği'nin risk ve belirsizlik kaynağına dönüşmesi arzulanan bir husus değildir.

Kamal Adıgözelov

Benzer Makaleler

Diplomatik köşe

Azərbaycanın xarici ölkələrdəki diplomatik nümayəndəlikləri twitterdə

↳Yeni layihə

Dış basın

Bu adam Erdoğan'a düşman
10 Ekim 2018 Habertürk

Bu adam Erdoğan'a düşman

Daniel Pipes aynı zamanda Erdoğan'a da, Türkiye'ye de düşmandır.

Daha...
Trade war set to be the United States' next foreign policy quagmire
24 Eylül 2018 The Hill

Trade war set to be the United States' next foreign policy quagmire

History is littered with real wars, like those in Afghanistan, Iraq and Vietnam, that were supposed to be won quickly and cheaply but turned out to be the most expensive and inconclusive of quagmires.

Daha...