THE THINKING OF FUTURE
BİZ DÜNYA SİYASETİNİN TÜM SIRLARINI AÇIYORUZ

Uygarlıkların Mücadelesi: Dünyanın Geleceğine Dair Tehlikeler

Siz buradasınız: Baş sayfa »» Siyaset »»
 0 Mesaj Yazı Aralığı+- AFont Ölçüsü+- Çap
8930
Yazı Aralığı+- AFont Ölçüsü+- Çap

Bakü, 3 Ekim – Newtimes.az

Savaşlar insanlığı çepeçevre sarmıştır. Dünyanın çeşitli köşelerinde alevlenen savaşlar küresel çapta tehlike yaratıyor. Bunun kökünde, uygarlıkların mücadelesinin yattığına ilişkin görüşler vardır. İnsanlığın geleceği ile ilgili endişeler ise, artıyor.

Uygarlıklar Arası İlişkiler: Temel belirtileri

1952 yılında Alman kökenli Amerikalı antropologlar olan A. Krober ve K. Klukhon, kültür ve uygarlığı birbirinden ayırmanın yanlış olduğu görüşünü ileri sürdüler (1). Bu, XIX yüzyıldan başlayarak Batı düşünüşüne egemen olan, kültürle uygarlığın çatışması düşüncesinden vazgeçmek demekti. O zaman bu görüş değişikliğinin dünya jeopolitiğini nasıl etkileyeceği bilinmiyordu.

1980'li yıllarda Amerika'nın tanınmış sosyologlarından olan Samuel Huntington şöyle bir sav ileri sürdü: Uygarlıklar çoktur ve onların birlikte var olması için bir yol bulunmalıdır (2). S. Huntington’ın vardığı sonuç ise bir hayli düşündürücüydü: "Uygarlıkların çatışması kaçınılmazdır".

Jeopolitikte bu tür bir görüş değişikliği, neredeyse tüm Batılı kuramlarda yerini aldı. Bu süreç, filozofların vardığı yeni kanılarla sanki kendine gittikçe daha fazla taraftar topluyordu. Öyle ki, geçen yüzyılın sonlarında Rus filozoflar olan P. Şedrovitski ve E. Ostrovski insanlığın tamamen "dil ve kültür" ilkesine geçtiği görüşünü ileri sürdüler.

Yirminci yüzyılın sonu ve yirmi birinci yüzyılın başları gerçekten uygarlıkların şiddetli mücadelesine şahit oldu. Dünyanın çeşitli köşelerinde yaşanan jeopolitik olaylar, insanlığın önünde çok karmaşık görevlerin durduğunu bir kez daha doğruladı. Tarihin şimdiki aşamasında, mücadelenin "kültür ve dil" için yaşanması daha önce gözlenmeyen çelişkili hususları ortaya çıkarıyor.

1990'lı yıllarda sosyalist bloğun dağılmasını bir uygarlık olayı olarak değerlendiren büyük olasılıkla, çok az kişi vardı. Süreçlerin sonraki gidişatı ise, aslında, uygarlık ve kültür aidiyetinin aynı jeopolitik düzlemde bulunan ülkelere farklı yaklaşılmasını gerektirdiğini gösterdi. Bunu Güney Kafkasya'da daha açık şekilde hissetmek mümkündü.

Ermenistan'ın Azerbaycan'ın topraklarının bir bölümünü işgal etmesi olgusuna Batı devletlerinin tavrında nesnellik yerine dini ayrımcılığa dayanan bir tutum gördük. Saldırgan Ermenistan'ı Hıristiyan destekçileri her fırsatta savunuyordu. Bu tür bir yaklaşım, politikada "çifte standart" olarak adlandırılıyor. Yani onun temelinde tam da uygarlıkların mücadelesine duyulan büyük inanç yatmaktadır.

Uluslararası örgütlerin Ermenistan-Azerbaycan Dağlık Karabağ atışmasını çözmek için yarattıkları özel Minsk Grubu da "çifte standart" ilkesinden yakasını kurtaramadı. Arabulucu eş başkan devletler, açıkça sorunun çözümüne uygarlık farkları açısından baktı.

Hali hazırda Ermenistan, o derecede kendinden emindir ki, destekçilerini bile dinlemek istemiyor. Dünyanın küresel jeopolitik ortamına uygarlıkların mücadelesi açısından bakmanın olumsuz sonuçlarını Kafkasyalılar hala hissetmektedir.

Batı'nın küresel çapta jeopolitik gerçeklere, uygarlıkların mücadelesi açısından yaklaştığını gösteren unsurlardan birini de, Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne (AB) üye olma girişimlerine olan tutum gösteriyor. 50 yıldır Ankara, bu birliğe üye olma yönünde çalışıyor. Fakat onu çeşitli bahanelerle bu kuruma kabul etmiyorlar. Bunun yanında, Doğu Avrupa'nın zayıf ve iç gelişme potansiyeli Türkiye'den birkaç kez daha az olan ülkeleri artık AB üyeleridir.

Örneğin; Bulgaristan, Polonya, Litvanya, Letonya, Estonya, GKRY v.b. ülkelerin sosyo-ekonomik gelişme olanakları Türkiye'den daha azdır. Peki neden Müslüman bir ülke olan Türkiye'yi değil, ondan zayıf olan Hıristiyan devletlerini AB'ye üye olarak kabul ediyorlar? Dünya siyasetine uygarlıkların mücadelesi ilkesiyle yaklaştıkları için.

Savaşlar Temel Olarak Hangi Alanlarda Sürüyor?

Günümüzde dünyanın çeşitli bölgelerinde süregiden savaşların haritasına bir göz atalım. Bunların hepsi İslam ülkelerini kapsıyor. Acaba sebebi nedir? İslam dünyanın en hümanist dinlerinden biridir. Bu din, terör ve savaşı kesinlikle desteklemiyor. Aksine, Müslüman; dürüst, başkasının hakkını tanıyan biri olmalıdır. Fakat bazı "görünmez eller" Müslüman ülkeleri karıştırıyor ve oralarda savaş çıkarıyor.

Afganistan birkaç on yıldır savaş alanına dönmüştür. Dünyanın büyük jeopolitik güçleri bu ülke için mücadele veriyor ve amaçlarına ulaşmak için çeşitli yöntemlere başvuruyor. Müslüman Afganistan'da kan dökülmesi durmuyor. Irak da aynı akıbeti yaşamaktadır. Ermenistan'ın saldırganlığına ciddi bir tepki vermeyen büyük devletler, Irak'ı Kuveyt'i işgal etmekle suçladı ve bombalar yağdırdı.

Şimdi Libya, Mısır, Suriye ve diğer Müslüman ülkelerde savaş ve silahlı çatışmalar devam ediyor. Pakistan kelimenin tam anlamıyla bir terör meydanına dönüşmüştür. Türkiye'yi karıştırıyorlar ve İran'ı tehdit ediyorlar. Tüm bu süreçlerin hepsinin kökünde bir neden yatmaktadır:

Batı, Müslüman devletleri kendisine uygun olan sosyo-kültürel, siyasi, ekonomik ve kültürel ortamda yaşamaya zorluyor. Küreselleşme adı altında kendi uygarlık değerlerini başkalarına zorla kabul ettiriyor. Artık "Westernization" ("Batılılaşma") adlı bilimsel bir terim geniş olarak kullanılıyor. Demokratikleşme kisvesi altında Westernization, Batı uygarlığının değerlerini farklı uygarlıktaki toplumlara aşılama süreci yürütülüyor.

Bu tür eylemler dünyanın çeşitli jeopolitik alanlarında çatışmalar oluşturuyor ve çifte standart politikası oldukça, bu böyle de devam edecektir. Düşündürücüdür ki, Batı devletleri seçtikleri bu yanlış yoldan dönmek istemiyor. Rusya ve Çin’ karşı da aynı politikayı yürütüyor.

Çin'in farklı bir kültüre sahip olmasını tehlike olarak görüyorlar. Bu konuda ünlü politikacılar ve yorumcular açıkça yazıyor (Bkz.: 3 ve 4).

Bu tutumun kuramsal esaslarını ise, Batı'da uygarlıkların kümeleştirilmesi felsefesi oluşturmaktadır. Henüz 1996 yılında S. Huntington, "Uygarlıkların Çatışması ve Dünya Düzeninin Yeniden Kurulması" başlıklı eserinde, dünyayı 8 farklı uygarlığa bölmüştü (2). Bunların içerisinde İslam ve Çin uygarlıklarının daha fazla gelecek vaat ettiğini vurgulamıştı. S. Huntington 2025 yılına kadar olan dönemi kapsayan öngörüsüne esas görüş olarak, Batı'nın bu uygarlıkları geçip geride bırakmasını ileri sürmüştü.

Bu yaklaşım, otomatik olarak Batı için uygarlıkların rekabetini ön plana çıkarıyor. Bu sürecin nasıl yaşandığını şimdi dünyanın çeşitli yerlerinde meydana gelen olaylarda açıkça görüyoruz. O yüzden ister istemez şöyle bir görüş oluşuyor: Batı farklı uygarlıkları gelişmeden alıkoymak için özel planlar hazırlıyor. Onların hayata geçirilmesi için uzun vadeye yayılan jeopolitik hamlelerde bulunuyor.

Batı'nın böyle bir strateji seçmesi, uygarlıklar arası ilişkileri son derece gerginleştiriyor. "Arap Baharı" olarak adlandırılan sürecin içeriğiyle ilgili Batı'nın önde giden analistleri arasında görüş ayrılığının olması bunun belirtisidir; çünkü artık yorumcular dünya çapında jeopolitik gelişmelerin çıkmaza girmesinden endişeleniyor. Bu açıdan, "Arap Baharı" sürecinin altında yatan asıl husus nedir, diye soruyorlar.

Uygarlıklar arası mücadelenin böyle dramatik bir niteliğe bürünmesi topyekûn bütün insanlığın geleceğiyle ilgili bazı kaygılar yaratıyor. Bu mücadelenin uygarlıklar arası diyalog biçimine dönüşme olasılığının zayıf olduğu izlenimi oluşuyor. O zaman doğal olarak şu soru akla geliyor: Dünya hangi yönde gelişiyor?

İnsanlığın Geleceği: Hangi Gelişme Modeli Üstündür?

Şimdilik bu soruya kesin bir cevap yoktur. Şimdi küresel çapta uygarlıklar arası mücadele Ortadoğu ve Uzakdoğu'da yoğunlaşmıştır. Avrasya bölgesi de bu açıdan oldukça hassas bir yer haline geldi. Bu jeopolitik alanların hepsinde ortak olan unsur, belirsizliktir.

Ortadoğu'da Müslüman ülkeler genelinde ortaya çıkan anlaşmazlıklar, giderek daha geniş çapta sosyal tabakaları kapsıyor. Meydana çıkan çeşitli nitelikteki sorunların, uluslararası toplum tarafından nesnel ve etkili çözüm yolu ise görünmüyor. Örneğin, Suriye'de büyük bir insani trajedi yaşanıyor, ancak büyük devletler hâlâ kendi jeopolitik çıkarları dışına çıkamıyor.

İran'ın nükleer programına ilişkin gittikçe şiddetlenen enformasyon savaşı, fiili olarak birkaç devleti karşı karşıya getirdi. Şimdi bu sorunun savaş yoluyla çözülmesi konusu en yüksek makamlarda bile konuşuluyor. Sorunu, hem Batı hem de İran tarafının uygarlık değerleri açısından sunması düşündürücüdür. Bu konuda İsrail, İran'ın Müslüman bir devlet olarak dünya için tehdit oluşturduğunu iddia ediyor. Tahran ise, "Siyonist rejimi, dünya haritasından silmekle" tehdit ediyor. O, meseleyi net olarak İslam ve Hıristiyan uygarlıklarının çatışması şeklinde addediyor.

Yaklaşık olarak aynı manzara, şu anda Uzakdoğu'da da gözlemleniyor. Çin açıkça, farklı kültür sistemine ve uygarlık değerlerine sahip bir ülke olarak sunulmaktadır. Bu konuda, o bölgede jeopolitik durum gittikçe daha da gerginleştiriliyor. ABD donanması şimdiden oraya bir hayli güç yığmıştır. Batılı uzmanlar senaryolarını Çin uygarlığının Batı'ya üstün gelmesinin önünün nasıl kesileceği üstüne kurmaktadır.

Bu süreç genel olarak insanlığın daha tehlikeli bir duruma doğru gittiğini doğruluyor. Çeşitli uygarlıklar arasındaki mücadelenin uyuşmaz şekilde sürdürülmesi, dünyayı büyük çapta tehdit ediyor. Süreçlerin bu şekilde devam etmesi halinde, insanlığın geleceği bir hayli bulanık görünüyor.

Eski Doğu bilgelerinden biri; "Kendini kurtarmak için dünyayı kurtarmalısın." demişti. Herhangi bir uygarlığın kurtuluşu genel olarak, dünyanın kurtuluşuyla ilişkilidir. Batı, farklı kültürden olanları yok ederek kendini de kısır döngüye atıyor. "Kendileri için istemediklerini başkalarına reva görenler" (Konfüçyüs) dünyayı yıkıma götürüyor.

Newtimes.az

Kaynaklar

  1. L. Kroeber, Clyde Kluckhohn, Wayne Untereiner, Alfred G. Meyer. Culture: A Critical Review of Concepts and Definitions. New York, Vintage Books, 1952, 448 pages.
  2. Samuel P. Huntington. The Clash of Civilizations and the Remaking of World Order. New York, Simon & Schuster, 1996, 368 pages.
  3. Henry A. Kissinger. On China. Penguin Books, 2011, 624 pages.
  4. Henry A. Kissinger. The limits of universalism // The New Criterion, June 2012. Text: http://www.newcriterion.com/articles.cfm/The-limits-of-universalism-7397.

 

Copyright © 2012 Tüm Hakları saklıdır.

Benzer Makaleler

İlişkili bölümler

Diplomatik köşe

Azərbaycanın xarici ölkələrdəki diplomatik nümayəndəlikləri twitterdə

↳Yeni layihə

Dış basın

Bu adam Erdoğan'a düşman
10 Ekim 2018 Habertürk

Bu adam Erdoğan'a düşman

Daniel Pipes aynı zamanda Erdoğan'a da, Türkiye'ye de düşmandır.

Daha...
Trade war set to be the United States' next foreign policy quagmire
24 Eylül 2018 The Hill

Trade war set to be the United States' next foreign policy quagmire

History is littered with real wars, like those in Afghanistan, Iraq and Vietnam, that were supposed to be won quickly and cheaply but turned out to be the most expensive and inconclusive of quagmires.

Daha...