THE THINKING OF FUTURE
BİZ DÜNYA SİYASETİNİN TÜM SIRLARINI AÇIYORUZ

Güç faktörünün uluslararası sistemde hukuki ve ahlakı ilkeleri aşması

Siz buradasınız: Baş sayfa »» Siyaset »»
 0 Mesaj Yazı Aralığı+- AFont Ölçüsü+- Çap
279
Yazı Aralığı+- AFont Ölçüsü+- Çap

Bakü, 1 Kasım 2017 – Newtimes.az

Tüm özelliklerine göre anarşik model izlenimi veren uluslararası sistem devletlerden güçlü olmayı, mücadele etmeyi ve çıkarlarını diğer aktörlerle uzlaştırmayı gerektiriyor. Bir şekilde herhangi bir aktör (devlet) sistemin "oyun kuralları"na uymak zorundadır. Var olmanın temel şartı güvenliği güçlendirmek olacağına göre güç kullanmak her durumda makul kabul ediliyor.

Aslında, tam da uluslararası siyaseti farklı kılan şey budur. Burada güç sadece "ultimaratio" (son çare) hallerinde uygulanmaz. Uluslararası ilişkiler sisteminde güç uygulanması ilk ve kalıcı çare olarak kabul edilir. (Kenneth Waltz, "Theory of international politcs").

Yani devlet kendi varlığını korumak, güvenliğini sağlamlaştırmak için güç kullanmaya her an hazır olmalıdır. Bu faktör birçok devleti günümüzde hızla silahlanmaya zorlar. Zira, bir devlet güç kullanırsa, diğer devletler de otomatik olarak ya bireysel ya da toplu savunmaya tabi tutulurlar. En iyi savunma ise ünlü Amerikalı siyaset bilimci J.Mearsheimer`in de dediği gibi bölgesel hegemoniyi sağlamaktır. Yani, bir devletin coğrafi konumunda kendisini dış tehditlerden koruması için baskın statüye sahip olması gerekir. Tek kutuplu dünya sisteminin varlığını dışlayan Mearsheimer Çin'in Asya kıtasında esas söz sahibine dönüştüğünü düşünüyor. Analis diyor ki, Çin hem bölgesel tehditlere karşı kendini arındırmış hem de küresel jeopolitik alanda Birleşik Devletler ve Rusya için büyük bir rakibe dönüşmüştür.

Mevcut sistemde, devletlerin davranışı güç faktörüne dayandığından çoğu zaman uluslararası hukukun temel ilkeleri arka plana geçer. Bir bakımdan, "gücün hükmettiği yerde kanun güçsüzdür "deyimi küresel jeosiyasette de kendini onaylıyor. Bunu pek çok etkene dayanarak açıklayabiliriz.

Suriye krizinin giderilmesinde Rusya ile uzlaşmak yollarını kesin olarak reddeden ABD defalarca Suriye'nin egemenliğini ihlal ederek bu ülkenin topraklarında askeri operasyonlar gerçekleştirmiştir. İlginç şu ki, ABD jetleri Suriye'de çeşitli hedefleri imha ederken operasyonları Şam yönetimi ile razılaştırmamanın yanı sıra, önceden BM Güvenlik Konseyi'nde meselenin müzakeresine de izin vermez. Birkaç ay önce Suriye ordusunun İdlib`de kimyasal silah kullanmasına yanıt olarak Başkan Donald Trump`ın talimatı ile Esad güçlerinin mevzilerine 59 adet "Tomagavk" roketinin atılması da bazı siyasi ve uzman çevreler tarafından uluslararası hukuk normlarının ihlali olgusu olarak değerlendirildi. Sebep ise bu operasyonun önceden BM Güvenlik Konseyi'nde tartışmaya çıkarılmaması idi. Dolayısıyla ABD, güç faktörünün uluslararası ilişkiler sisteminde hukuk ve ahlak ilkelerini aştığını açıkça göstermiştir.

Birleşik Devletlerin kendi gücüne güvenerek tekkutuplu bir dünya sistemi fikrinin peşinde koşması, günümüzde birçok çatışmanın çözümünü imkansız hale getirdi. Suriye'de 2011 yılı başlarında başlatılan halk kalkışması ve iç savaş halen devam etmektedir. Gerek ABD, Rusya ve Çin gibi küresel, gerekse İran ve Türkiye gibi bölgesel jeopolitik oyunçular gelişmelerin gidişatına kendi çıkarları çerçevesinde yönvermeye çalışırlar. Bölgenin bir parçası olan İran ve Türkiye'nin sorunun çözümü sürecinde özel etkinlik sergilemesi tamamen normal kabul edilmelidir. Çünkü krizin derinleşmesinden en çok zararı bu ülkeler görebilir. ABD ise diğer aktörlerin çıkarlarını dikkate almadan sorunun çözümüne tamamen kendi çıkarları çerçevesinde ulaşmaya çalışır. Washington'un bu konumu, bölgede çıkarları olan ülkelerin karşıt kutuplarda birleşmesine yol açtı. Sorunun çözümüne yeni nefes getirmiş Astana sürecinin başlaması, ABD'nin kendi gücüne güvenerek bölge ülkelerinin çıkarlarını gözardı etmesinden kaynaklanıyor.

Son dönemler Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu (UAEK) raporlarını ABD'nin görmezden gelmesi de bu ülkenin güç faktörü kullanarak BM`ye karşı gittiğinin kanıtıdır. UAEK Başkanı Yukiya Amano`nun İran'ın nükleer anlaşmasına uyduğuna dair bu yılın başlarındaki konuşması (bkz.:https://www.iaea.org/newscenter/statements/statement-by-iaea-director-general-yukiya-amano-on-iran-16-january-2017), ayrıca kurumun son raporları Washington'un meseleye yaklaşımı ile kesinlikle bir araya sığmıyor. Öyle ki, ABD UAEK`in İran'la ilgili olumlu yönlü raporlarına rağmen, bu ülkeye nükleer nedenlerden dolayı daha sert yaptırımlar uyguluyor. Böylece, güç faktörünün uluslararası hukuk normlarını ezdiğine tanık oluyoruz. Diğer yandan BM ve onun uzman kuruluşlarının karar ve hesaplarına karşı büyük devletlerin saygısız davranışı bu kurumun küresel çapta karmaşık ve çelişkili olayların çözümünde aciz kaldığının bariz göstergesidir.

Devletlerin benzer olaylara çeşitli tepkiler vermesi de uluslararası hukukun ilkelerine karşı güvensizliğin oluşmasına olanak sağlayan etkenlerdendir. Bir durumda, tüm ciddiyetleriyle uygulanan kuralın başka bir benzer durumda uygulanamaması üzücü. Bunu uluslararası topluluğun Dağlık Karabağ sorunu etrafında sergilediği konumdan da açıkça görebiliriz. Tüm konuşmalarında Ukrayna ve Gürcistan'ın toprak bütünlüğünün dokunulmazlığından bahs eden, her defasında bu ülkelerin işgal durumundan eziyet çektiğini beyan eden batı siyasi çevreleri maalesef Azerbaycan'ın toprak bütünlüğü müzakere konusu olduğunda aynı tavrı sergilemekte aciz kalıyorlar. Ukrayna ve Gürcistan topraklarının Rusya tarafından işğal edildiğini esas getirerek bu ülkeye karşı sert yaptırımlar uygulayan ABD diğer yandan Azerbaycan topraklarını işgal altında tutan Ermenistan`la yüksek düzeyde ilişkiler kuruyor, hatta daha da ileri giderek bu ülkenin NATO tatbikatlarına katılmasını sağlıyor. Bu, bir kez daha, Batı siyasi çevreleri için Helsinki Nihai Kanununda yer alan ilkelerin Müslüman coğrafyası için herhangi bir esas olmadan ihlal edilebileceğini gösteriyor.

Her defasında devletlerin egemenliği ve toprak bütünlüğü prensibinden, insan hakları ve demokrasiden ağız dolusu konuşan Batılı ülkeler amelde "çifte standartları "uygulamakla aslında büyük faciaların teşkilinde baş rolü oynuyorlar. Binlerce kilometre uzak mesafeden gelerek Suriye, Irak, Afganistan gibi ülkelerde barışı ve adaleti sağlamaya çalıştıklarını zanneden bu güçler Ortadoğu'daki kriz durumun esas günahkararıdır. 21`inci yüzyılın başında, bu bölgede yılda terör eylemlerinin sayısı hiçbir zaman 100'ü geçmezdi. 2002'de, koalisyon güçlerinin Afganistan`a Irak'a ve komşu ülkelere askeri müdahalesi sonrasında bu sayı hızla artmaya başladı. Bugün ise Orta Doğu bölgesinde yılda işlenen terör eylemlerinin sayısı 1000'e yaklaşmaktadır. Mevcut jeopolitik gerçeklerin arka planında bu rakamın daha da artacağını tahmin etmek zor değildir.

Ceyhun Ahmedli

Benzer Makaleler

İlişkili bölümler

Diplomatik köşe

Azərbaycanın xarici ölkələrdəki diplomatik nümayəndəlikləri twitterdə

↳Yeni layihə

Dış basın

Türkiye-Azerbaycan: Savunma iş birliğinden askeri ittifaka
03 Kasım 2017 Anadolu Ajansı

Türkiye-Azerbaycan: Savunma iş birliğinden askeri ittifaka

Türkiye ile Azerbaycan arasındaki kardeşlik bağları Güney Kafkasya stratejik dengesini değiştirecek bir askeri ittifak haline gelmiş durumda.

Daha...
Conflit au Karabagh, où l'urgence de rendre à Bakou ce qui appartient à Bakou
13 Ekim 2017 Mediapart

Conflit au Karabagh, où l'urgence de rendre à Bakou ce qui appartient à Bakou

Je reviens du Karabagh. S'il y avait bien un lieu au monde où je n'aurais jamais pensé aller, c'est bien dans ce Caucase incertain et méconnu.

Daha...

Dünya Kentleri