THE THINKING OF FUTURE
BİZ DÜNYA SİYASETİNİN TÜM SIRLARINI AÇIYORUZ

Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne Üyeliği ya da Kazanırken Kaybedenler

Siz buradasınız: Baş sayfa »» Siyaset »»
 0 Mesaj Yazı Aralığı+- AFont Ölçüsü+- Çap
16064
Yazı Aralığı+- AFont Ölçüsü+- Çap

Bu yılın Nisan ayının 14’ünde, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyeliği için resmi başvurusunun tam 25 yılı tamamlanmaktadır. Bu zaman zarfında kuruma 15 yeni üye kabul edilmiş, 4 ülke daha aday olmuş, diğer 4 ülkenin ise adaylığı gündeme gelmiştir.

Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyeliği konusu, bugün Avrupa alanında süre giden tartışmaların mihenk taşını oluşturmaktadır. Tarihe bakıldığında, görürüz ki, Türkiye’nin bu kuruma üyeliği konusu henüz teşkilatın yeni kurulduğu dönemde, 1959 yılında, Avrupa Ekonomik Topluluğu`na ortaklık amacıyla resmi başvuru etmesi ile gündeme gelmiştir. 1963 yılında imzalanan Ankara Antlaşması ile Türkiye ilk aşamayı geçerek teşkilata ortak olarak kabul edilmiştir. 1980’li yıllarda ülkede yaşanan darbe, ilişkilerde durgunluk yaşatsa da, 1983 yılında çok partililiğe geçiş, müzakereleri canlandırmıştır. 14 Nisan 1987 tarihinde ise, Türkiye resmi olarak teşkilata üyelik için başvuru etmiştir. Üyeliğin ilk aşaması olan gümrük birliğine 1996 yılında katılan Türkiye’nin üyelik konusu, 2000 yılında canlanmaya başlamıştır. 2004 yılında, teşkilat dâhilinde kabul edilen karar, müzakerelere 2005 yılında başlanılması için yeşil ışık yakmıştır. Fakat ne yazık ki, bugüne kadar bu doğrultuda somut bir ilerleme elde edilmemiştir.

O zaman şöyle bir soru ortaya çıkmaktadır: 25 yıl zarfında Türkiye’nin teşkilata üyeliğini engelleyen esas unsur ne olmuştur? Tabi ki, bunun çeşitli sebepleri mevcuttur ve onları aşağıda bir bir sıralayacağız. Lakin, kanımızca, bu konudaki en önemli unsur, dünya düzeninin değişmesi ve böylece öncü devletlerin yeni çıkarlara sahip olması oldu.

Uluslararası ilişkiler sistemine baktığımızda, birbirine karşı olan iki kutuplu sistem döneminde Türkiye’nin samimiyet ve sadakatini ortaya koyarak, Batı dünyası için totaliter Sovyet rejimine karşı “kalkan rolünü” oynadığını net olarak görebiliriz. Tabii ki, Türkiye’nin NATO’ya bu kadar kolayca kabul edilmesinin sebebi de buydu. Batı’ya, kendi güvenliğini sağlamak için bir tampon bölge, “kendilerinden olmayan bir müttefik” lazımdı: İhtiyaç olduğu anda mutlak olarak savaşacak, lazım gelirse de feda edilecek bir devlet. Türkiye ise bu görevi layığınca yerine getirebilirdi; çünkü Türkiye dostluğa sadık, cesur, kahraman, muzaffer 16 imparatorluk yaratmış, 6 yüzyıl boyunca bir imparatorluğu yaşatmış olan bir milletin kurduğu ve o dönemde neredeyse bütün Doğu Avrupa’ya denk bir devletti.

Lakin, Varşova Paktı’nın çökmesi durumu değiştirdi. Artık Rusya NATO için bir tehlike kaynağı olarak görünmüyordu. Dolayısıyla, Türkiye’ye ihtiyaç kalmamıştı. Bu sebeple de, Türkiye’nin üyelik konusu uzadıkça uzadı.

Şimdi de gelin Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyelik konusunda Batı’yı korkutan unsurlara bakalım ve bu unsurlara da Avrupalıların gözüyle bakmaya çalışalım.

Batı bunu açıkça itiraf etmese de, Türkiye’nin İslam kimliğine sahip olması tereddütlerin ilk sınıflandırması olarak yer alır. Bugün Avrupa’da yaşayan Müslüman göçmenlerin gerçekten de yaşadıkları toplumla bütünleşmesinde sorunların yaşandığını görebiliriz. Bunu Fransa’da yaşayan Araplar ve Almanya’da yaşayan Türkler için de kaydetmek mümkündür. Bu insanlar toplumla tam olarak bütünleşmek yerine, kendi mahallerinde bütünleşik şekilde yaşamayı tercih ederler. Bir de, Türkiye üye olduktan sonra Avrupa’ya göç edeceklerin çoğunluğunun; Türkiye’nin az gelişmiş bölgelerinde yaşayan ve eğitim düzeyi nispeten düşük olan insanlar olacağını dikkate aldığımızda, durumun ne kadar karmaşık olduğu netleşmektedir. Kısacası, Avrupa Birliği teşkilat içinde “clash of civilizations” yaşamak istememektedir.

Batı’yı telaşa düşüren ikinci unsur iktisadi yüktür. Neredeyse bütün Doğu Avrupa’ya denk olan Türkiye, Avrupa Birliği için ağır mali ödemeler anlamına gelmektedir. Ülkenin yüksek hacimde yatırım talep eden az gelişmiş bölgeleri mevcuttur. Bu tür büyük devletlerde gelecekte iktisadi buhran yaşandığında ise, bunun etkisi bütün teşkilat üyelerini kapsayabilir.

Avrupa Birliği’nin sakındığı üçüncü unsur daha ziyade jeo-siyasi eğilimlidir. Bugün, teşkilat içinde de bazı bölünmeler vardır. Birliğin en güçlü üyelerinden olan Fransa ve Almanya ikilisi daha ziyade bağımsız bir Avrupa Birliği görmek amacındadır. Diğer güç olan İngiltere ise, Avrupa’yı transatlantik birleşeni olarak görmektedir. Bu bakımdan, Türkiye’nin teşkilata üye olduğu takdirde, İngiltere’nin yanında yer alması teşkilatı felç edebilir; çünkü Fransa ve Almanya İngiltere’ye karşı direndiği takdirde, Türkiye’nin desteğini alan İngiltere’nin karşısında yetersiz kalabilir. Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyeliğinin daha ziyade ABD tarafından desteklenmesi, bu görüşün taraftarlarının haklı olduğuna işarettir.

Lakin Avrupa Birliği yanılmaktadır ve en büyük kaybının, aslında Türkiye’nin kuruma üye olmaması ile başladığının farkında değildir.

Eğer Türkiye kuruma üye olursa, Batı uluslararası alanda oluşmakta olan medeniyetler arası çatışma görüşünün temelsiz olduğunu kanıtlamış olacaktır. O, Avrupa’nın bir Hıristiyan kulübü olmadığını; demokrasinin, insan haklarının ve adaletin evrensel değerler olarak benimsenmesinin üstünlüğünü sergilemiş olacak ve Avrupa Birliği’nin gerçekten de bu değerlere sadık olan insanlar için hiç de ulaşılmaz olmadığını kanıtlayacaktır. Bu da, Türkiye’ye komşu olan bölge devletleri için örnek oluşturarak, yukarıda kaydedilen evrensel değerlerin kendiliğinden güç kazanmasına imkân verecektir. Bölgede ise, güven ortamı oluşacaktır.

Türkiye’nin kuruma üye olması, Avrupa Birliği’nin Türkiye aracılığıyla Yakın Doğu’da yerleşen Müslüman ve Orta Asya’da yerleşen Türk dilli ülkeler ile ilişkilerini ciddi şekilde olumlu etkileyebilir. Bu da hem teşkilatın o bölgelerde nüfuzunun yükselmesine hem de bu ülkelerin evrensel değerleri benimsemesine sağlam bir zemin yaratacaktır.

Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üye olmasının diğer bir üstünlüğü ise, birliğin üyeleri için yeni bir pazarın açılmasıdır ki, bunun da iktisadi yararı şüphesizdir. Bu pazar, sanayiden ziraata ve hizmet sektörüne kadar bütün alanları kapsamaktadır.

Ve son olarak, Türkiye’nin bu kuruma üye olması Avrupa Birliği, ayrıca bütün Batı için jeo-stratejik önem taşımaktadır. Şöyle ki, bugün dünyanın tek kutupluluğuna uluslararası alanda itirazlar ve tepkiler kendini göstermektedir. Batı’ya alternatif olan; Şangay İş Birliği Örgütü ve BRICS gibi yeni bloklar oluşmaktadır. Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne kabul edilmemesi halinde, adı geçen bloklara yönelme olasılığı büyüktür. İktisadi, askeri, demografik ve jeo-siyasi güce sahip olan Türkiye’nin, bu devletlerle ittifak oluşturması Batı’nın geleceği için istenmeyen durumdur. Özellikle bu bakımdan, ileriki gelişmenin temin edilmesi amacıyla, Türkiye’yi karşısına değil, dâhiline almak Avrupa Birliği’nin çıkarlarına uygundur. Bırakalım Avrupa kendi düşünsün; kısa dönemdeki zorlukların ya da kazancın değil, uzun dönemdeki gücün ya da tehlikenin farkına varsın.

New Times

Benzer Makaleler

Diplomatik köşe

Azərbaycanın xarici ölkələrdəki diplomatik nümayəndəlikləri twitterdə

↳Yeni layihə

Dış basın

Bu adam Erdoğan'a düşman
10 Ekim 2018 Habertürk

Bu adam Erdoğan'a düşman

Daniel Pipes aynı zamanda Erdoğan'a da, Türkiye'ye de düşmandır.

Daha...
Trade war set to be the United States' next foreign policy quagmire
24 Eylül 2018 The Hill

Trade war set to be the United States' next foreign policy quagmire

History is littered with real wars, like those in Afghanistan, Iraq and Vietnam, that were supposed to be won quickly and cheaply but turned out to be the most expensive and inconclusive of quagmires.

Daha...