THE THINKING OF FUTURE
BİZ DÜNYA SİYASETİNİN TÜM SIRLARINI AÇIYORUZ

Multikültürel Değerlerin Oluşmasında "Öteki" Kavramı

Siz buradasınız: Baş sayfa »» Uluslararası teşkilatlar »»
 0 Mesaj Yazı Aralığı+- AFont Ölçüsü+- Çap
2783
Yazı Aralığı+- AFont Ölçüsü+- Çap

Bakü, 3 Temmuz 2017 – Newtimes.az

Günümüzün en önemli zorluklarından biri hiç kuşkusuz ki, küreselleşme ve bu süreçlerin etkisiyle uluslararası ve ülke içinde toplum genelinde yaşanan dönüşümlerdir. Küreselleşme öncelikle evrensel değerler, multikültürel ortam, farklılıklara hoşgörülü yaklaşım, süreç ve olayların astronomik hızı ile nitelendiriliyor. Bu açıdan küresel düzlemde yeni dünya düzeninde de belirttiğimiz hususların yer bulamaması mümkün değildir. Liberal dünya düzeni taraftarları tüm dünyada evrensel değerlerin, hem de sadece Batı'nın kabul ettiği tek evrensel değerlerin toplumun ve uluslararası ilişkiler sisteminin temelinde durmalı olduğunu savunuyor. Aslında sadece Batı'nın kabul ettiği değerlerin evrensel adlandırılmasının kendi içinde evrensel nitelik taşıyabilmesi ve tüm dünyaya ait edilmesi doğru bir yaklaşım değildir. Nasıl olur da, 1 milyardan fazla nüfusun kabul ettiği bir değer Batı'nın yaklaşımında Çin'e ait stereotip olarak kabul edilir. Aynı şekilde, Hint kültürünün, Türk dünyasının, İslam aleminin değerlerinin Batı`da sadece onların kendilerine ait değil, öteki olduğundan kabuledilemezliği hem küresel ölçekte dünya düzenine, hem de her bir toplumun kendi içinde yeni tehdit ve zorlukların oluşmasına yol açıyor. Medeniyetler çatışması, farklılıklara hoşgörüsüzlük, çifte-standartlar, çeşitli dini, ırkı, etnik fobiler ve tüm bunların etkisi altında adalet arayışı adı altında radikal dini ve ultra-milliyetçi eğilimlerin oluşmasının kökünü bu yaklaşımda aramak gerekir.

Üzülerek belirtmeliyiz ki, Sovyetler Birliği'nin ve sosyalist bloğunun çöküşünden sonra uluslararası ilişkiler sisteminin yeni mimarisi oluşturulurken lider devletler dünyayı "doğma" ve "ötekilere", "biz" ve "siz"lere böldüler. Yeni mimaride ise ötekilerin ne değerlerine, ne de haklarına yer verilmedi. Tek kutuplu dünya modeli yaratmaya çalışırken Batı dünyanın tüm ülkelerini ilgilendirebilecek alternatif yaklaşım teklif etmedi. Dünya düzeninin sadece Batı değerlerine daynması küresel düzlemde sabit uluslararası ilişkilere başlıca engel oldu, insanlık için tehlikeli tehdit ve zorluklar ortaya çıktı ve sonuçta liberal dünyanın çöküşü hakkında konuşulmaya başlandı.

Günümüzde yaşanan olaylar bir kez daha teyit ediyor ki, yeni dünya düzeni kurmak için eski dünya düzeninin derslerinden sonuç çıkarmak ve uluslararası ilişkiler sisteminin tüm üyelerini tatmin etmesi gereken temel ilkeleri belirlemek gerekiyordu. Fakat ne yazık ki, yeni düzen, tek başına, uluslararası topluluğun diğer üyelerinin görüşünü, uluslararası ilişkilerin mevcut durumunu dikkate almadan şekillendirilmeye başlandı. Tesadüfi deyil ki, günümüzde liberal dünya düzeninin temel ideologlarından olan Robert Kagan üçüncü binyılda mevcut dünya düzenine en temel tehditler arasında milliyetçiliğin artması, kapitalist sistemine, demokrasiye inancın kaybedilmesi ile birlikte tüm toplumların içerisinde "öteki"lerin farklandırılmasının artmasını da gösteriyor [i] . Yani Batı dünyasının ideologları da toplumların "doğma" ve "ötekilere", "biz" ve "siz"lere bölünmesini, kutuplaşmasını sonuçta dünya düzeninin yerini tutamamasının temel nedenlerinden biri olarak kabul ediyorlar. Fakat aynı zamanda bu bölünmenin, kutuplaşmanın önlenmesi için uluslararası topluluğun tüm üyelerinin değer ve haklarına saygı duymak ve kabul etmek yerine liberal saydıkları değerleri tüm dünyaya tek kalıpta kabul ettirmeğe çalışmakta devam ediyorlar. Bu yaklaşım Batı'nın hem geleneksel güç sistemi, hem de daha etkili "yumuşak güç" unsurları ile günlük hayatımıza nüfuz ettiriliyor. Bu tür yaklaşım ise evrensel olabilecek değerin, modelin veya sistemin varlığını ve geleceğini şüphe altına koyuyor.

Multikültürel Ortamın Yayılma Alanı

Belirttiğimiz hususlar multikültürel ortamın ve yayılma alanının çerçevesini daraltıyor, toplumun doğma ve ötekilere bölünmesini şartlandırıyor. Yeni binyılda yaşanan olaylar gösteriyor ki, sadece Batı değerlerine dayalı evrensel değerlerin kabul ettirilmesi girişimi dünyada büyük dirençle karşılanıyor ve bu durumda multikültürel ortamın evrensel değil, sadece lokal veya bölgesel nitelik taşıyabilmesi kendini doğrultuyor. Bu nedenle multikültürel değerlerin evrenselliğinden konuşmak çok zor. Daha doğrusu multikültürel ortamın küresel yayılma alanını kapsayabilmesi imkansız görünüyor. Bilinen bir gerçektir ki, multikültürel ortamın varlığı için çeşitli farklılıklara hoşgörülü yaklaşım temel şarttır. Kendisininki olmayanlara karşı hoşgörülü yaklaşımın küresel düzlemde mevcudiyeti ise günümüzde yaşanan olayların ışığında gerçekçi görünmüyor. Aksine ırkı, dini, etnik fobi ve bölünmeler toplumların içinde ve daha büyük anlamda dünya düzeninde kutuplaşmayı ve gruplaşmayı şartlandırır.

Küreselleşme süreçlerinin etkisi altında ülkelerarası göçün yoğun nitelik taşıması ve göçmen akımının daha zengin ülkelere doğru yönelmesi ise öncelikle Batı'da multikültürel ortamın dayanaklarına darbe vuruyor. Batı ülkelerinin ucuz işgücünü mekanik olarak kabul etmesi ve yeni gelenlerin tekbiçimli, hiçbir ulusal-kültürel-dini özelliklerini dikkate almayan evrensel değerleri kabul etmesi üzerine kurulu bir yaklaşım kendini doğrultmuyor. Bu yaklaşım emek göçmenlerinin Batı ortamına entegrasyonundan ziyade izole edilmesine yönelmiştir. Avrupa'da yeni sakinlere sanki "ömrü" sona erdikten sonra geri dönmek zorunda olan göçmenler gibi bakılıyordu. Avrupa sakinlerinin çoğu komşularının Müslüman olması öncelikle dini tolerans yaklaşımını ortaya çıkarıyor.

Din konusunda ise tarihsel olarak Batı medeniyetinin Hıristiyanlıktan başka diğer din mensuplarını kendisininki kabul etmesine rastlanmamıştır. Hıristiyanlığın Batı uygarlığının temel değerine dönüştürülmesi ile birlikte Batı uygarlığının önceki dönemlerden kalmış bir takım unsurları dini düşünce olarak Hıristiyanlığa yabancı olsa bile, yeni din tarafından kabul edilmiştir.  Yani Hıristiyanlık ve Batı'nın antik kültürü karşılıklı olarak entegre oldular, değerlerin benzerlik teşkil etmesine kadar senkronize oldular ve elbette ki, bu süreç sırasında her iki taraf karşılıklı olarak genel değerler uğruna bazı özelliklerden vazgeçmeli oldu [ii]

Batı'da hatta Museviliğin de "öteki" olarak algılanması sonucu Yahudilere karşı soykırım ve anti-semitizm eğilimlerine tarih tanıklık etmiştir. İslam dinine karşı ise Batı'da tarihen oluşmuş yaklaşım tarihi süreçlerde değişmemiştir. Türkiyeli akademisyen İbrahim Kalın Batı-İslam ilişkilerinde bu çelişkilerin temelinde duran nedenleri 3 önemli etkenle ilişkilendiriyor. Ona göre, "Hıristiyan dünyası İslam'ı ilk önce dini-teolojik bir meydan okuma, sonra siyasi meydan okuma ve en nihayetinde kültürel tehdit olarak değerlendirdi" [iii] . Yani, Batı İslam'ı kendi değerlerine dini-siyasi-kültürel tehdit olarak gördüğünden ilişkilerde uyum zor görünüyor. Oysa Avrupa Müslüman hakimiyeti ve islam dininin etkisi altında huzurlu bir arada yaşamanın mümkünlüyüne tarihte rastlanmıştır. Öyle ki, 8`inci yüzyılın başlarında Emevilerin İspanya'yı ele geçirmesinden 1492'de Yahudilerin İberya yarımadasından kovulmasına kadar olan dönemi buna misal cekmek mümkündür. Tarihte "Convivencia" denilen bu dönemde İspanya'da Endülüs hilafetinde Müslüman, Hıristiyan ve Yahudiler barış içinde birlikte yaşamışlardır. Bu Avrupa`da çok nadir örneklerdendir ki, siyasi irade olduğu halde din faktörünün toplumu doğma ve ötekilere ayırmadığına rastlanmıştır.

Böylece tarihi faktörlerle birlikte ekonomik ve sosyal refah farkı sonucunda fakir Müslüman ülkelerden zengin Avrupa'ya göç akını Batı toplumunun "doğma" ve "öteki"lere bölünmesini daha da keskinleştirmiştir. Tesadüfi değil, yeni binyılda dünyada ekonomik krizin etkisi ile Avrupa'nın önde gelen ülkelerinin liderleri multikültürelizmin kriz yaşaması ile ilgili görüşler bildirdiler ve Batı ile aynı değerleri, özellikle de dini değerleri bölüşmeğenleri Avrupa'da istemediklerini net ifade ettiler. Bu ise Batı'da multikültürel ortamın düşüş yaşadığını ve hatta kendi bölgesinde dahi hoşgörüsüzlükle gözlemlenmesinin göstergesidir. Bu anlamda şu anda Avrupa ülkelerinin nüfus yapısında göçmenlerin oranının 10-30% olduğu dikkate alındığında Avrupa'da multikültürel ortamın tekbiçimli olmadığı ortaya çıkar ve onun kapsama alanının sınırlarını belirlemek zor görünüyor.

Belirtmeliyiz ki, artık Batı'da da "kendisininki olmayanların inkar edilmesine" yönelik yaklaşımın kendini doğrultmadığını ifade ediyorlar. Öyle ki, biz geçen on yılda birçok Avrupa ülkelerinin liderlerinin sadece Batı değerlerine dayalı yaşam tarzını model olarak kabul etmesinin ve bunun aksini multikültürelizmin krizi gibi değerlendirmesine artık tanık olduk. Küresel ölçekte yaşanan olaylar gösteriyor ki, bu yaklaşım kendini kanıtlayamadı. Böyle bir yaklaşım özellikle de dini zeminde ciddi çatışma ve çelişkilere yol açıyor. Bu anlamda artık Batı'nın önde gelen devleti ABD Başkanının seslendirdiği fikirler yeni yaklaşımın tezahürüdür. 21 Mayıs 2017 tarihinde Riyad'da düzenlenen Arap-İslam-Amerika Zirvesi'nde Donald Trump bildirdi ki, "ben başkanlık açılış konuşmamda Amerikan halkına söz verdim ki, Amerika bizim yaşam tarzımızı başkalarına kabul ettirmeye çalışmayacak" [iv] . Bu artık sadece bir kültüre dayalı değerlerin küresel çapta zorla kabul ettirilmesine yönelik yaklaşımın kendisini doğrultmadığının bariz örneğidir. Bu anlamda Avrupa ülkelerinin liderlerinin iddia ettiği gibi multikültürelizm sekteye ugramamış, sadece Batı'nın "kendi" değerlerinin "ötekilere" zorla kabul ettirmesine dayalı yaklaşımı sekteye uğramıştır.

Böylece ilginç manzara oluşuyor. Beşer toplumu hiçbir zaman şimdiki kadar küreselleşmemiş ve bu hayatımızın tüm alanlarını kapsamaktadır. Günlük hayatımızda tanıklık yaptığımız yüzlerce olay veya anlayış artık küresel fenomenidir. Örneğin, günümüzde artık suşi sadece varoluş ülkesi olarak Japonya kökenli, pizza İtalyan, döner Türk kökenli yemek türüdür, yayılma alanı açısından ise tüm dünyanın kabul ettiği bir nimettir. Hatta bu basit örnek bile gösteriyor ki, dünyada artık sadece herhangi halka ait maddi ve manevi miras veya değer mahalli nitelik dışına çıkıyor ve küresel kavramlar günümüze hakimdir. Tıpkı küreselleşme süreçlerinin etkisiyle dünyada göçmen akımının kapsamı ve yoğunluğu önceki hiç bir dönemle kıyaslanamaz.Özellikle zengin ülkelerin nüfus yapısını göçmenlersiz düşünülemez.

Fakat asıl tezat şudur: bu olaylar gösteriyor ki, küreselleşme ve göç süreçlerinin yoğunluğu multikültürel ortamın oluşumu ile düz orantı oluşturamamış. Farklı dini, kültürel, ırksal, etnik mensuplarının bir arada yaşaması ve birbirlerinin maddi-manevi değerleri ile yakından tanışması ve hatta beğenmesi ne yazık ki, harmonik multikültürel ortamın oluşmasına yol açamadı. Daha da üzücüsü şudur ki, öncelikle Batı dünyası tüm tarafların değerlerinin sağlandığı multikültürel ortamı kabul edememiştir. Bu nedenle bugün multikültürel ortamın küresel alanı hakkında bahsetmek doğru olmaz, sadece ayrı ayrı durumlarda devlet tarafından sonuc odaklı siyaset yapan ülkelerde başarılı modelden söz etmek mümkündür.

Aynı zamanda multikültürelizmin iflası ile ilgili Batı'da seslenen beyanatların da sadece siyasi amaçlara hizmet ettiğini belirtmek gerekir. Batı'da siyasi liderlerin, akademik çevrelerin multikültürelizmin sekteye uğraması ile ilgili iddialarını tüm dünyaya ait etmek doğru değildir. Birincisi, Avrupa'da sadece Batı değerlerinin dominantlığına dayalı tekbiçimli mozaik yapının kültürlülük adlandırılması başından beri başarısızlığa mahkum idi. Ona göre bu mozaik yapının iflası hiç de multikültürelizmin iflası demek değildir. İkincisi, çokkültürlülüğün şekillenmesinde "ilk" ve "sonraki" çeşitliliğin topluma etkisi dikkate alınmalıdır. Gözlemler göstermektedir ki, "ilk çeşitlilik" çerçevesinde dahi hatta uzun yüzyıllar boyu devam eden birlikteyaşam hiç de her yerde çokkültürlülüğe dönüşemiyor. Bu öncelikle farklı ulusal veya dini benzerliklerin yaşam tarzlarına göre değişiyor.

Bu nedenle, birlikteyaşama çokkültürlülüğü oluşturan ana unsur gibi bakmak doğru değildir ve "sonraki çeşitlilik" çerçevesinde Avrupa'nın şahsında bu tezin kendisini doğrultmadığına tanıklık ediyoruz. Yani Avrupa'da göçmen akını sonucunda artık yerli nüfusa dönüşmüş Müslümanların sadece klasik Batı değerleri temelinde multikültürelizm ideolojisi altında birleştirilmesi imkansız görünüyor. Sadece Batı tarzı multikültürel değerlerin iflası genel multikültürelizmin kriz yaşamı anlamına gelmemelidir. Fark multikültürelizme siyasi alet mi, yaşam tarzı olarak mı bakılmasındadır. Multikültürelizmi yaşam tarzı olarak kabul eden Azerbaycan gibi ülkelerde multikültürel ortamın sadece çiçeklenmesinden ve devamlılığından konuşulabilir.

Azerbaycan Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Sayın İlham Aliyev'in belirttiği gibi "Azerbaycan örneği gösteriyor ki, multikültürelizm yaşıyor. Gerçi bazı siyasetçiler diyorlar ki, multikültürelizm sekteye uğramış. Belki neredeyse sekteye uğramış. Ama Azerbaycan'da yaşıyor ve bu eğilimler, bu fikirler güçleniyor, kamuoyundan daha çok destek alıyor. Biz bu yolda gideceğiz" [v] .

Toplumda Doğma ve Öteki İkilemi

Tarihsel olarak ulusal ve uluslararası düzlemde, gerekse ülke genelinde farklılıklara bölünme, "dogma" ve "yabancı" yaklaşımı hoşgörüsüzlüğe ve ayrımcılığa sebep olmuş, multikültürel değerlerin oluşmasına darbe olmuştur. Fakat şu da bir gerçektir ki, çeşitli açıdan yaklaşıma bağlı olarak toplumda doğma ve öteki yaklaşımı kaçınılmazdır. Çünkü dünyada özellikle küreselleşme döneminde monokültürel ortamın ve toplumun varlığı zor, hatta imkansız görünüyor. Bu durumda ise toplumda harmonik ilişkiler için "doğma" ve "öteki"lerin başarılı ikilemi şarttır. Öyle ki, farklı değer mensuplarının dominant ve azınlık olmasına bakmaksızın birlikteyaşamı, yaşam tarzında bölünme değil bütünlük felsefesine öncelik vermesi multikültürel ortamın sürekli olmasına neden olabilir. Yani, birlikteyaşam felsefesi yadların doğmalaşabilmesine doğrudan bağlıdır.

Tarihi açıdan bakıldığında farklı değer taşıyıcılarına öteki yaklaşımının etnik-dini-ırkı-kültürel ayrımcılığa yol açmasına Batı uygarlığının şahsında bariz şahit oluyoruz. İbrahim Kalinin yazdığı gibi "Avrupa`nın muhayyilesinde Avrupa dışı dünyanın "medenileştirmeye muhtaç bir öteki” olarak kurgulanmasıdır. 19`unci yüzyılda Avrupa Kolonyalizmini meşrulaştırmak için ortaya atılan "medenileştirme misyonu” "Beyaz adam”ın Avrupalı olmayan dünyaya karşı ahlaki ve medeni bir görevi olarak tarif edilmişdir. Modernleşme adına yaşanan sekürleşme və kültürel yabançılaşma, İslam toplumlarında Batıya karşı derin bir şübhe yaratti. Bu gün bu şüphe yaşadığımız post-kolonyel dönemde de davam ediyor. XIX ve XX asrlarda uzun süre işğal altında yaşayan müslüman toplumlar son iki asrdır Batı medeniyetine haklı olaraq bir "öteki” olarak bakıyor. Bu açıdan baktığında bunu bir direniş tarzı olarak görmek mümkün. Filistin gibi siyasi sorunlardan iktisadi bağımlılık ve islamafobiye kadar bir çox alanda yaşanan krizler, bu direnişin sosyo-politik zeminini oluşturuyor" [vi] .

Burada değerlere Batı'da ve Batılı olmayan diğer uygarlık düzlemlerinde hangi bakış açından bakım rolünü not etmeliyiz. Rus bilim adamı Alexander Zinovyev bu farkı çok ustalıkla gösterebilmiştir: "Batı ile diyalog diğer uygarlıkların ilkesel olarak anlamadıkları husus değerlerle bağlıdır. Doğu mantalitesine değerlere dokunulmazlık ve kutsallık statüsünün verilmesi, değerlerle çıkarların birbirinden ayrılması hastır. Değerler çirkin sayılan siyasi ve ekonomik mücadelede kullanılamaz. Batı mantalitesinde ise değerlerin fiyatı sırf günlük operasyonlarda kullanılabilinmesindedir, değerler çıkarların devamıdır." [vii]

Günümüzde dünyayı düşündüren esas zorlukların işte dini düzlemde ortaya atıldığının görüyoruz. Özellikle, Orta ve Yakın Doğu'da yaşanan telatümlerden sonra Avrupa'ya Müslüman ülkelerden artan göç akını Batı-İslam ilişkilerini daha da güncelleştirmiş. Avrupa ülkelerinin çoğunda müslüman göçmenlere karşı hö.görüsüzlük görülüyor, insanların Müslüman geleneği ile yaşayışı hukuki düzlemde yasaklanıyor. Şu anda "İhtiyar Kıta"da en ünlü slogan "Stop İslam"dır.

Tesadüfi deyil ki, dünyaca ünlü bilim adamı Samuel Huntington da yaşadığımız yüzyılın dini kimlik yüzyılı olduğunu söylüyor. S.Huntington Avrupalı veya Batı'da milli kimlik kavramına baktığımızda bunun tarihsel ve hem de günümüzdeki dini kimlik anlayışı ile ne kadar örtüşmesi düşüncesini savunuyor. O, "Biz kimiz? Amerikan milli kimliğine zorluklar" kitabında yazıyor ki, "Avrupa milliyetçiliğinin ilk döneminde ulusal kimliği birçok durumda dini terimlerle belirlediler. 19-20`nci yüzyıllarda ulusal ideoloji daha çok laik oldu. Ancak 21`inci yüzyılın, böyle görünüyor ki, dini canlanma dönemi olması bekleniyor" [viii] .

Böylece günümüzün en önemli zorluklarından biri uluslararası düzlemde ve toplum içi ilişkilerde doğma ve ötekilere bölünmeye dayalı yaklaşımın varoluşudur. Ne yazık ki, bu yaklaşım kendini öncelikle dini düzlemde göstermektedir. Bu hem İslam-Hıristiyan bağlamında, hem de İslam genelinde Şii-Sünni, Hıristiyanlıkta Katolik-Protestan veya Ortodoks ilişkilerinde kendini gösteriyor. Dini kimlik ulusal kimliklerin üzerinde olduğundan hatta aynı etnik soykök taşıyıcıları arasında bile "doğma" ve "öteki" yaklaşımına rastlanıyor. Günümüzde Balkan ülkelerinde, hem de Arap ülkelerinde bununla ilgili yaşanan olayları da bu açıdan ele almak gerekiyor.

Multikültürel ortamın oluşmasında toplumun kendisine ve ötekilere bölünmesi önemli bir rol oynuyor. Bu bakımdan Azerbaycan yurtiçinde tüm farklı değer mensuplarını Azerbaycancılık felsefesi etrafında birleşerek çok kültürlü ülke örneği oluşturmayı başardı. Azerbaycan'da tarihen çeşitli dinlerin ve kültürlerin mensupları birlikte yaşamışlar ve bu, Azerbaycan toplumunun zenginliğine sebep olmuştur. Azerbaycan Hıristiyanların da, Musevilerin de uzun asırlardır birlikte yaşadığı Müslüman ülkesidir. Aynı zamanda İslam aleminde çeşitli mezheplerin karşılıklı saygı ortamında, huzurlu, birlikte yaşadığı mekandır Azerbaycan. Bakü'de "Haydar Camii"nde islam dininin çeşitli akımlarının mensuplarının bir arada birlik namazı kılması Azerbaycan'dan İslam dünyasına gönderilen en güçlü dayanışma mesajıdır. Farklı değer mensuplarının karşılıklı saygı temelinde bir arada yaşamına dayalı multikültürelizm ülkemizde yaşam tarzı olarak kabul ediliyor. Azerbaycan'da birlikteyaşam felsefesi farklılıkların başarılı ikilemine dayanıyor.

Arastü Habibbeyli (PhD)

Azerbaycan Cumhurbaşkanlığı İdaresi

Dış Politika Meseleleri Dairesi Başkan Yardımcısı.


[i] Robert Kagan. The twilight of the liberal world order. January 24, 2017 https://www.brookings.edu/research/the-twilight-of-the-liberal-world-order

[ii] Ə.Həbibbəyli. Sivilizasiyaların kəsişməsində Türk dünyası. Bakı, 2011, səh.112

[iii] İbrahim Kalın. "Ben, Öteki ve Ötesi” (İslam-Batı ilişkileri tarihine giriş). İstanbul, 2016, s. 59

[iv] https://www.whitehouse.gov/the-press-office/2017/05/21/president-trumps-speech-arab-islamic-american-summit

[v] İlham Aliyev'in başkanlığında Bakanlar Kurulu 2015 yılı sosyal-ekonomik gelişmesinin sonuçlarına ve önümüzde duran görevlere adanmış toplantısı yapıldı http://www.president.az/articles/17433

[vi] İbrahim Kalın. "Ben, Öteki ve Ötesi” (İslam-Batı ilişkileri tarihine giriş). İstanbul, 2016, səh.51

[vii] Александр Зиновьев. Запад: Феномен Западнизма. Москва 2003, стр.27

[viii] Самюэль Хантингтон. Кто мы? Вызовы американкой национальной идентичности. Москва 2008, стр.39

Twitterde izlemek için@AHabibbayli

Benzer Makaleler

Diplomatik köşe

Azərbaycanın xarici ölkələrdəki diplomatik nümayəndəlikləri twitterdə

↳Yeni layihə

Dış basın

Türkiye-Azerbaycan: Savunma iş birliğinden askeri ittifaka
03 Kasım 2017 Anadolu Ajansı

Türkiye-Azerbaycan: Savunma iş birliğinden askeri ittifaka

Türkiye ile Azerbaycan arasındaki kardeşlik bağları Güney Kafkasya stratejik dengesini değiştirecek bir askeri ittifak haline gelmiş durumda.

Daha...
Conflit au Karabagh, où l'urgence de rendre à Bakou ce qui appartient à Bakou
13 Ekim 2017 Mediapart

Conflit au Karabagh, où l'urgence de rendre à Bakou ce qui appartient à Bakou

Je reviens du Karabagh. S'il y avait bien un lieu au monde où je n'aurais jamais pensé aller, c'est bien dans ce Caucase incertain et méconnu.

Daha...

Dünya Kentleri