THE THINKING OF FUTURE
BİZ DÜNYA SİYASETİNİN TÜM SIRLARINI AÇIYORUZ

Tarihin Geleceği

Siz buradasınız: Baş sayfa »» Jeosiyaset »»
 0 Mesaj Yazı Aralığı+- AFont Ölçüsü+- Çap
20873
Yazı Aralığı+- AFont Ölçüsü+- Çap

20’nci yüzyılda Batı bilimsel ve felsefi düşünüşündeki “şok etkisi”, yenilikçi söylemin ana simgesi olarak sessizce kabul edilmişti. Batı’nın birkaç yüzyılda zihinlerde oluşturduğu klasik bilimsel kıstasların şüphe altına alınması, bu durumu ortaya çıkarmıştı. Tüm 20’nci yüzyıl boyunca Batı’daki bilimsel seçkinler, daha ziyade beyazdan siyaha, düzenden kargaşaya, büyükten küçüğe ve olumludan olumsuza geçişe üstünlük veren düşünce akımlarına yeşil ışık yakmıştı.

Bu geçişin felsefi ve yöntemsel incelikleri uzun tahliller gerektiren bir konudur. Burada bizim için ilginç olan mevzu, aynı akımların, buna benzer şekilde, “şok söylemi” çerçevesinde bazen birbirine karşıt düşünceleri bile neredeyse dâhiyane olarak takdim etmeyi bir görev bildiğini kaydedebiliriz. Batı’nın ünlü düşünürlerinden olan Francis Fukuyama da aynı kaderi paylaşmaktadır. O, önce Batı’nın liberal bilimsel düşünüşüne uyan “tarihin sonu” terimini ortaya atmış, ardından ise hiçbir şey olmamış gibi “tarihin geleceği” hakkında tahlil yazmıştır. Her iki terim de postmodernist bilimsel söylemin incileri olarak görülebilir.

Lakin, asıl tarih sahnesinin somut toplumun gelişimi için meydana çıkardığı nesnel şartlar tamamıyla farklı bir dünyadan bahsetmektedir. Söylemden bağımsız olarak, tarih kendi kendini yaratmaktadır. Özellikle, bu bakış açısıyla, F. Fukuyama’nın “Foreign Affairs” dergisinin Ocak 2012 tarihli sayısında yayımlanan “The Future of History. Can Liberal Democracy Survive the Decline of the Middle Class?” makalesinde ileri sürülen fikirlerine bakıldığında neleri görmek mümkündür?

F. Fukuyama; “2012 yılının en büyük siyasi sorununun, Birleşik Devletler ve dünyanın genelinde orta sınıfın zayıflaması olabileceği” fikrini ileri sürmektedir. Fukuyama, orta sınıf olmazsa, liberal demokrasinin öncü konumunu yitirebileceğinde ısrar etmektedir. Japon asıllı Amerikalı bir düşünür ve yazar olan Fukuyama’nın bu uyarılarının temelinde, son zamanlarda ABD ve Avrupa’da görülen itiraz dalgaları durmaktadır. İtirazcılar, özellikle gelir dağılımında görülen adaletsizliğe karşı çıktıklarını bildirmiştiler.

F. Fukuyama şimdi de, bu itirazları genelleyerek “evrensel tarihin geleceği” ifadesi altında takdim etmek istemektedir. Çok güzel. Ancak bugüne kadar dünyanın başka ülkelerinde görülmüş olan itirazların tahlili nasıldır? Eğer dünyanın kaderi, onun bir bölgesinin sosyo-kültürel ve ekonomik gelişim dinamiklerine dayanan bilimsel düşünce çerçevesinde açıklanırsa, burada risk unsurunu göz önünde bulundurmak gerekir. Lakin, dünya bütüncül bir sistemdir ve onun herhangi bir köşesi öncü rolünü oynama imkanına sahiptir (potansiyel olarak).

Bunun dışında, Fukuyama’nın orta sınıfa ilişkin fikirleri oldukça yararlıdır. Çağdaş toplumların hızla değişimi ve doğrusal olmayan dinamizmi onun yapısının son derece değişime açık olmasını talep eder. Olağandışı şartlar dâhilinde değişen parametrelerin hüküm sürdüğü toplumun bütüncüllüğü temin edebilecek katman orta sınıftır. Toplumun “üst” ve “alt” katmanları arasında birleştirici, şeffaflaştırıcı ve olumlu anlamda bütünleştirici göreve sahip olması, orta sınıfın rekabet edebilme seviyesine doğrudan bağlıdır. Bu sebeple, çağdaş küresel gelişimde orta sınıfın kaderi, bir bakıma insanlığın gelecekteki tarihine de etki edebilir.

Fukuyama’nın makalesinde bu gibi genel mevzuları ABD’deki şimdiki durum ışığında takdim etmesi ayrı bir konudur. Bu bakımdan denebilir ki, "orta sınıfı korumak" başkanlık seçimlerinin geçirileceği bu yıl, her iki parti için mekanik olarak söylenilen slogandır. Ancak Fukuyama, tehlikenin herhangi bir partinin belirli vergi ya da giderlere ilişkin siyasetinden değil, çağdaş ve küresel ekonominin dinamizminden ileri geldiğinde ısrar etmektedir. Bu yeni dünya, seçkinlere orantısızca akan gelirler sebebiyle başarısız olabilir. Fukuyama; “Yetenek ve kişilikteki doğal farkların sonucunda, eşitsizlik her zaman mevcut olmuştur. Ancak bugünkü teknolojik dünya, bu farkları hayli büyütür. O halde ‘maliye sihirbazları’ ya da becerikli bilgisayar mühendisleri milli gelirden daha büyük pay ele geçirebilir." ifadelerini yazmaktadır.

Bu tamamıyla mümkün bir seçenektir; lakin bu daha ziyade ABD toplumunun çağdaş şartlarından kaynaklanan bir süreçtir. Bu sebeple, bu durumu küreselleştirmek, bizce, son derece risklidir. Diğer bir deyişle, Fukuyama faydalı bir “geveze”dir. "Tarihin sonu" “Soğuk Savaş” sonrası iyimserliğin doruğu, sık kullanılan bir atıf kaynağıydı. Ancak, 11 Eylül 2001 sonrasında tarih, ona iki kat güçlenmiş bir intikamcı olarak geri dönmüş görünmüştür.

Fukuyama liberal demokrasi düşüncelerinin tantanasına ümit beslemekle birlikte, küresel pazarı liberal demokrasinin kulu olmak yerine, onun düşmanına çevrilebileceğini düşünmektedir. O, 1989 yılında teknoloji ile idare edilen küresel pazarı, "tarihin sonu”nu ve onun sürekli artan zenginliğini demokratik değerlerin küresel çerçevesinin belirleyici unsurları olarak temel almıştı. Şimdi ise, tarihsel olarak liberal politik düzenin destekleyicisi olan orta sınıfı küreselleşmenin ortadan kaldırmasından endişe duymaktadır. Bu önemli bir andır.

Sorun şudur ki; bazı Batılı düşünürler, kendi oluşturdukları kıstaslar çerçevesinde liberal demokrasiyi küresel bir olgu saymaktadır. Aslında, her toplumun kendi tarihi vardır ve en olumlu düşünce akımı bile her yerde aynı etkiyi gösteremez. Örneğin, devletçiliği ve sosyal-manevi birliği yetersiz olan toplumda liberal değerlerin katı olarak uygulanışı nasıl sonuç verebilir? Birçok durumda sonuç facia olur; toplum dağılır. Buna örnekler çoktur. Batı da ancak güçlü devlet ve gelişmiş dayanışma seviyesine ulaştıktan sonra “kemerleri gevşetmeye” başlamıştı.

Bağımsızlığını kazanmış toplumlar için güçlü devlet kavramı daha önemlidir. Bunun yanında liberal demokrasi daha faydalı görünebilir. Bu sebeple, F. Fukuyama’nın görüşünde “tarihin geleceği” son derece yaygın, tek taraflı ve karışık içeriğe sahiptir. O, aslında, Fukuyama’nın görüşüne göre “tarihin sonu”nun ters yüzüdür; fakat Fukuyama tarihe şimdi sadece Wall Street penceresinden bakmaktadır.

O, “teknolojinin ve küreselleşmenin bundan sonraki gelişimi orta sınıfı dağıtırsa ve gelişmiş toplumda vatandaşların daha fazla kısmını orta sınıf seviyesine ulaşma imkanından mahrum ederse ne yapmalı?” sorusunu ortaya koyar. Fukuyama, bu sürecin,  ortalama gelirlerin 1970li yıllardan beri gitgide azaldığı Birleşmiş Devletler’de gerçek anlamda artık başladığını kaydetmektedir. O, gelişmiş dünyada bundan önceki orta sınıf tarafından görülen işlerin, şimdi her yerde daha düşük fiyata yerine getirilebildiğine dair uyarılar vermektedir.

Fukuyama orta tabakaya mensup Amerikalıların Wall Street’e yönelmiş, yükselen kızgınlığını görür. Ancak, o, esas kazanç sağlayanın mevcut durumunu güçlendiren Çay Sofrası harekâtının, Wall Street’i işgal eden itirazcıların harekâtından daha fazla kitleye sahip olduğu paradoksunu kaydeder. Ardından Fukuyama, “bu durumun solcuların, zayıf ve sağcı popülist partilerin hareketli olduğu Avrupa’da da meydana geldiğini” belirtmektedir.

Bu eleştirel tahlile “Foreign Affairs” dergisi tarafından, 90’ıncı yılının önemli bir kısmı olarak geniş yer verilir. Editörler 1930`lu yıllarda temeli atılan ekonomik buhrana yanıt olarak, komünizmin ve faşizmin yükselişini konu almış makalelerden alıntıları aktarırlar. Fakat, 1932 yılında Almanya’da Adolf Hitler’in artan popülerliğini açıklamaya can atan bir makalede olduğu gibi, sözü giden denemenin okunması da rahatsızlık yaratır: "Bu, esasen, Almanya’nın ağır devirlerinin sorunudur. Almanya’nın esas dayanağı olmuş orta sınıfa gelindiğinde ise, onun hayat seviyesi savaştan önceki seviyeden çok aşağıdadır”.

Asıl sorunu ekonomik olmakla birlikte, ABD’de önümüzdeki başkanlık seçimlerinin kampanyası artık başlamıştır. Wall Street seçkinlerine esnek sistemli bir mekanizma görünümü sunan kitle kızgındır. Ancak, bu, ne bu sorunu duygu sömürüsüne çeviren Barack Obama’nın ne de onun önde gelen cumhuriyetçi rakipleri olan Amerikalı siyasetçilerin sağlam mantığını kanıtlamaktadır. Her aday, ekonomik yenilenme için kendi çok aşamalı planını kurmaktadır. 

Fukuyama’nın 1930lu yıllarda “Foreign Affairs”de yer alan makalelerdeki düşüncelerle örtüşen sözleri dikkat çekmektedir: "Pek çok kişi hâlihazırda Çin sistemine sadece onun ekonomik rekorları sebebiyle hayran değildir; o, aynı zamanda son birkaç yılda Birleşmiş Devletler’in ve Avrupa’nın çeşitli zorluklarla yüzleşerek felç olmuş siyaseti ile karşılaştırıldığında büyük, karışık kararları çabuk kabul edebilir”.

Göründüğü gibi, tüm paradokslarına bakmayarak, F. Fukuyama bu defa da bilimsel düşünüşü silkeleyebilir. En azından, onun düşünceleri çağdaş Batı sosyo-kültürel, siyasi ve ekonomik muhitinin barometrelerinden biridir. F. Fukuyama bu bakımdan gerçekten de bir fenomendir.


Ayrıntılı bilgi için http://www.foreignaffairs.com/articles/136782/francis-fukuyama/the-future-of-history internet sayfasını ziyaret edebilirsiniz.

New Times

Benzer Makaleler

İlişkili bölümler

Diplomatik köşe

Azərbaycanın xarici ölkələrdəki diplomatik nümayəndəlikləri twitterdə

↳Yeni layihə

Dış basın

Bu adam Erdoğan'a düşman
10 Ekim 2018 Habertürk

Bu adam Erdoğan'a düşman

Daniel Pipes aynı zamanda Erdoğan'a da, Türkiye'ye de düşmandır.

Daha...
Trade war set to be the United States' next foreign policy quagmire
24 Eylül 2018 The Hill

Trade war set to be the United States' next foreign policy quagmire

History is littered with real wars, like those in Afghanistan, Iraq and Vietnam, that were supposed to be won quickly and cheaply but turned out to be the most expensive and inconclusive of quagmires.

Daha...