THE THINKING OF FUTURE
BİZ DÜNYA SİYASETİNİN TÜM SIRLARINI AÇIYORUZ

Karabağ Çatışmasında Mültistandartlı Batı Adaleti veya Yanıtsız Sorular

Siz buradasınız: Baş sayfa »» Jeosiyaset »»
 0 Mesaj Yazı Aralığı+- AFont Ölçüsü+- Çap
14462
Yazı Aralığı+- AFont Ölçüsü+- Çap

Bu yılın Mart ayında Azerbaycan ile Avrupa Birliği arasında vize rejiminin sadeleştirilmesine ilişkin müzakerelere başlandı. Bu da büyük bir olasılıkla, dış siyasetinde Batılılığa öncelik veren Azerbaycan’ın Avrupa ailesiyle bütünleşmesine katkı sağlayacaktır.

Lakin beni düşündüren başka bir konudur: İş birliği ilişkileri ne kadar gelişirse gelişsin, Azerbaycan’ın en sancılı sorunu olan Ermenistan-Azerbaycan Dağlık Karabağ sorununun hala halledilmemesi, Azerbaycan’la Batı arasındaki en büyük rahatsızlığın sebebi olmaya devam etmektedir. O sorun ki, sonucunda Azerbaycan arazisinin % 20’si - Dağlık Karabağ ve etrafındaki yedi bölge - işgal edilmiştir. Ermenistan’ın işgal ettiği Azerbaycan arazilerinde etnik temizleme siyaseti yürütülmüş, bir milyondan fazla insan mülteci ve zorunlu göçmen durumuna düşmüştür. Bu arazilerdeki kadim medeniyet anıtları mahvedilmiş; okullar, müzeler, camiler yıkılmış; mezarlıklara karşı saygısızlıklar yapılmış; dünya medeniyetinin nadir incileri yeryüzünden silinmiştir.

Taraftarlarına arkalanan Ermenistan ise, soruna ilişkin olarak BM Güvenlik Konseyi’nin aldığı dört kararı; aynı şekilde BM Genel Meclisi, AGİT, Avrupa Konseyi, NATO, Avrupa Parlamentosu, İslam İşbirliği Teşkilatı ve diğer uluslararası teşkilatların karar ve tavsiyelerini dikkate almamaya devam etmektedir. Ona gözünün üstünde kaşın var diyen kimse yoktur.

Bu bakımdan, çağdaş dünyanın önderine çevrilen Batı; siyasi, iktisadi, hukuki, askeri v.b. yollarla sorunu halletme gücü olan ve manevi bakımdan borçlu olan taraf olarak nitelendirilir. Lakin Batı kurumlarından çatışmanın çözümüne ilişkin seslendirilen düşünceler ve sunulan teklifler Azerbaycan tarafının ciddi rahatsızlığına sebep olmakta ve zihinlerde bazı yanıtsız sorular yaratmaktadır. Bu yazıdaki amaç da o düşünce ve tekliflerin kısaca tahlilini vermektir.

Batı’nın öncü devlet ve teşkilatları raporlarında Ermenistan’ı doğrudan tecavüzkâr olarak göstermekten çekinirler. Mesele şuradadır ki, Azerbaycan ordusu asla Ermenistan arazisine girmemiş ve savaş ancak Azerbaycan topraklarında sürmüştür.

Bu savaşta Ermenistan ordusunun da binlerle asker yitirdiği herkesin malumudur. O zaman şöyle bir soru meydana çıkar: Peki Ermenistan askerleri nerede öldü? Eğer bu bir askeri tecavüz değilse, o zaman o askerlerin Azerbaycan topraklarında ne işi vardı?

Bazen sorunun çözümüyle meşgul olan AGİT’in Minsk Grubu’nun eş başkanı olan ülkelerin yetkililerinden oldukça saçma düşünceler işitilir. Onlar; « Ermenistan’la Azerbaycan kendi aralarında anlaşmaya varsın, biz de onları destekleyelim.» düşüncesini kaydederler. Bu, tecavüzkâr ile tecavüze maruz kalan devleti aynı seviyeye koymak değil midir?

Bazen ise, «Sorun, karşılıklı ödün verme esasıyla çözülmelidir.» şeklinde beyanatlar verilir. Arazisinin % 20’si işgal edilmiş, halkının % 15’i mülteci ve zorunlu göçmen durumunda yaşayan bir çatışma tarafından daha hangi ödün beklenmektedir? Toprakların kalan kısmını da Ermenistan’a vermesini mi? Artık 20 yıla yakındır Azerbaycan ateşkes durumunda yaşamaktadır. Ermenistan tarafından ateşkesin, neredeyse her gün bozulmasına rağmen, Azerbaycan’ın sözüne bağlılığını koruması ve haklı olduğu halde savaşa başlamaması tecavüzkâra karşı en büyük ödün değil midir?

Karabağ sorununun çözümü için bazı kurumlar referandum talep etmektedir. Sebep olarak da, oradaki Ermenilerin Azerbaycanlılarla birlikte yaşamak istememesini gösterirler. Avrupa’da istenilen kadar o ülkenin halkı ile birlikte yaşamak istemeyen ve kendi aralarında bütünleşik yaşayan farklı dini ve etnik gruplar gösterilebilir. Neden onlar için referandum teşkil edilmemektedir? Şüphesiz, adı geçen yerlerde halk oylaması yapılırsa, halkın çoğunluğu “bağımsızlıklarına” “evet” diyecektir. O zaman her anlaşmazlık yaşayan dini-etnik azınlık grubuna bağımsızlık mı verilmelidir? Bu tür hareketler Batı’da yaşandığında “ayrılıkçılık”, Azerbaycan’da ise “kendi kaderini tayin etme” mi olur?

Azerbaycan’da 2005 yılında geçirilen parlamento seçimlerinden sonra, hiçbir itiraz yaşanmadığı halde, bazı Batı yanlısı uluslararası STK’lar Batı devletlerini Azerbaycan’a karşı yaptırımlar uygulamaya ve resmi seferleri boykot etmeye çağırdı. Ermenistan’da ise, başkanlık seçimlerinin ardından Avrupa çapında misli görülmemiş insanlık faciası yaşandı; ordu kendi halkını silahla taradı. Batı ise, o zaman bu faciayı kazanan tarafın “havai fişek gösterileri” ile karıştırmış ve hiçbir yaptırım uygulamamıştı. Kendi halkına karşı ateş açılması emrini veren yönetim de o mermileri atan ordu da bir zamanlar Hocalı’da Azerbaycan halkına karşı soykırım yapanlardır. Öz halkına bunu yapan insanlar kendilerine düşman hesap ettikleri Azerbaycan’ın sivil halkına neler yapmıştı? Bunu açıklamaya gerek var mıdır?

1990’lı yılların başlarında Azerbaycan’a saldıran, onun topraklarını işgal eden ve egemenliğini ihlal eden Ermenistan, 1992 yılında egemenliğin simgesi olan BM’ye üye olmuştu ve Avrupa’da demokrasinin simgesi olan AGİT’e üye olduktan 3 hafta sonra Hocalı soykırımını gerçekleştirmişti.

1990’lı yılların sonlarında kendi meclisini silahla tarayan aynı terörist devlet, insan haklarının simgesi olan Avrupa Konseyi’ne üye oldu. Başkanlık seçimlerinden sonra halkını silahla tarayan bir devleti hususi kahramanlığı sebebiyle NATO’ya ya da sahip olduğu “evrensel değerlere” göre Avrupa Birliği’ne üye olarak kabul etmeyi de düşündüklerini tahmin ederim. Fakat engelleri aradan kaldıramıyorlar. Genel olarak, böyle bir devletin Avrupa kurumları içerisinde, Avrupa ailesi dâhilinde yaşamaya manevi hakkı var mıdır? Bütün bu kaydedilenler Avrupa değerleri ve evrensel değerlerle ne kadar örtüşmektedir?

Batı ülkeleri Türkiye’den, bundan 90 yıl önce gerçekleştiği varsayılan, aslında ise hiç yaşanmamış bir «soykırımı» tanımasını talep etmektedir. Fakat bundan 20 yıl önce Ermenilerin Hocalı’da sivil halka karşı, herkesin gözü önünde gerçekleştirdikleri ve kendilerinin de itiraf ettikleri soykırımı hatırlamak bile istememekteler. Türkiye’den, Azerbaycan’ın arazilerini işgal ettiği için kapattığı Ermenistan’la sınırının açılmasını istemekteler. Bunun için hususi çabalar sonucunda bir protokol imzalattılar. O protokolü hazırlamak için iki yıl boyunca, birlikte gizli müzakereler yürütmüşlerdi.

Ancak ne sebeple aynı Batı, bir defa olsun Türkiye’nin uluslararası kamuoyu tarafından tanınan ve kabul edilen sınırlarının Ermenistan tarafından tanınmasını ve Ermenistan’ın Türkiye’ye karşı arazi iddialarından el çekmesini talep etmemektedir? Batı’nın, Ermenistan’ın kendi bile tanımadığı adı geçen sınırların açılmasını istemesi garip görünmüyor mu?

Azerbaycan yetkililerinin söylevlerinde uluslararası hukukun onlara verdiği olanakları kullanarak, işgal altındaki topraklarını geri almak için silah kullanılabileceğine ilişkin düşünceleri, derhal Batı’nın “barış yanlısı” kurumları tarafından itirazla karşılanır ve bu tür nutukların barış için tehlike oluşturduğu bildirilir. Peki, ne sebeple Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan’ın gençlere; «Karabağ’ı biz aldık, Ağrı’yı da siz alırsınız» şeklinde öğüt vermesi hiçbir tepki doğurmamaktadır?

Terör saldırısına maruz kalan Batı ve Avrupa ülkeleri uluslararası kamuoyunu elbirliğiyle terörizme karşı savaşmaya çağırdığında, terörizmi küresel tehdit olarak kabul eden Azerbaycan hükümeti ona başvurulmasını beklemeden, doğruca yardıma koştu. Müslüman dünyasına ait olmasına ve bu sebeple de İslam dünyasının hassas tavrına rağmen, Batı ülkeleri ile birlikte Kosovo’da, Afganistan’da, Irak’ta operasyonlara katıldı.

Ancak, Azerbaycan kendisi Ermeni terörünün hedefine çevrildiğinde, dünya kamuoyu; «Gidin Ermenilerle aranızda anlaşın» dedi. Artık teröristler de «bizim-sizin» sınıflandırmasına bölünmeye mi başladı? Size karşı olanlar terörist, bize karşı olanlar demokrasi sözcüsü mü olmaktadır?

Azerbaycan’da bugün çeşitli dinlerin mensupları barış, refah ve hoşgörü içerisinde yaşamaktadır. Azerbaycan ideal bir hoşgörü toplumu kurmayı başarmıştır. Bu bütün dünya ülkelerine, hatta Avrupa’ya örnek olarak gösterilmelidir. Bunu, Papa II John Paul Bakü’ye seferi esnasında dünyaya beyan etmiştir. Ancak, nedense bunu görmek ve değerlendirmek isteği azdır. Ermenistan dini, milli radikalizmin ve ekstremizmin en son aşaması olan etnik temizleme neticesinde mutlak şekilde tek dinli ve tek milletli bir devlete çevrilmiştir. Dini, milli radikalizm ve ekstremizmle savaşmayı kendine asıl amaç olarak seçen Batı, neden bunu görmemezlikten gelmektedir? Bu gibi tehdit ve çağrılar Batı’yı hedef aldığında küresel savaşı talep etmektedir; Azerbaycan’ı hedef aldığında ise, çoğulculuk ve ifade özgürlüğünü mü teşkil etmektedir?

Bazı teşkilatların ve devlet kurumlarının raporlarında Azerbaycan’da demokrasi ve insan haklarının bozulmasından bahsedilir. Ancak, bir milyon mültecinin haklarının kim tarafından, nasıl ve neden bozulduğundan bahsedilmemektedir. İnsan hakları ve demokrasi sadece iktidar-muhalefet bakış açısından mı savunulmalıdır? Mülteci ve zorunlu göçmenler insan değil midir; onların hakları yok mudur ya da savunulmaya layık değil midir?

Karabağ’da yaşayan 60 binlik Ermeni nüfusunun sosyal ve siyasi haklarının korunmasını her zaman dile getiren Batı kurumları, bir milyon Azerbaycanlı mülteci ve zorunlu göçmenin temel hakkı olan yaşama hakkından ya bahsetmemekte ya da sanki bunu Ermenilerin sosyal ve siyasi haklarının yanında ikinci dereceli bir hak olarak değerlendirmektedir. Bu değerlendirmedeki asıl kıstaslar nedir?

Maalesef, 300-400 yıllık devletçilik tarihi olan ülkeler, hala yolsuzluk sorununu çözüme kavuşturamamıştır. Şöyle ki; Avrupa ülkelerinde, Batı’da Ermeni diasporası muhtelif yollarla siyasi önderleri ve milletvekillerini etki altına almakta, seçimlere yüksek meblağda para yatırarak şu ya da bu şahsı hükümete ya da meclise seçtirmektedir. Hatta, Batı kurumları kendileri bunu demokrasinin bir işareti olarak kabul etmektedir. Bunun kendisi yolsuzluğun yeni bir şekli değil midir? Sonradan aynı milletvekilleri kendi devletlerinin ve halklarının çıkarlarını bir tarafa koyarak, kendilerini neredeyse Ermeni diasporasının bir üyesi olarak görmekte, sonuçta ise Karabağ sorununun çözümü engellenmektedir.

Batı kamuoyunun desteğini hisseden Ermeniler ise, bunu suiistimal ederek, Batı’nın onları desteklemesinin ardında Hristiyanlık unsurunun dayandığı şeklinde, yıkıcı karakterli bilgiler yaymaya çalışırlar. Bu da oldukça tehlikeli bir eğilimdir ve sonu belli olmayan tehlikeli bir duruma sebep olabilir. Dünya kamuoyunun medeniyetler arası diyaloğu geliştirmeye çalıştığı bir dönemde, gelişmenin zirvesine kadar yükselmiş olan Batı’nın böyle bir görüntü yaratmasına gerek var mıdır? Batı bunun farkında değil midir?

Bütün bu kaydedilenler artık dünyada “adalet vakumu”nun olduğuna işarettir. Peki, o zaman “uluslararası hukuk” mekanizması ne sebeple yaratılmıştır? Bu kadar uluslararası ve bölgesel iş birliği teşkilatı ne sebeple mevcuttur? Neden devletler onların faaliyetlerini devam ettirmeleri için milyon dolarlarla üyelik aidatı ödemektedir? Bu, bazı uzmanların kaydettiği gibi, uluslararası hukukun ancak güçlü devletlerin kendi siyasetlerini hayata geçirmeleri için bir araç olduğu anlamına mı gelmektedir?

New Times

Benzer Makaleler

İlişkili bölümler

Diplomatik köşe

Azərbaycanın xarici ölkələrdəki diplomatik nümayəndəlikləri twitterdə

↳Yeni layihə

Dış basın

Bu adam Erdoğan'a düşman
10 Ekim 2018 Habertürk

Bu adam Erdoğan'a düşman

Daniel Pipes aynı zamanda Erdoğan'a da, Türkiye'ye de düşmandır.

Daha...
Trade war set to be the United States' next foreign policy quagmire
24 Eylül 2018 The Hill

Trade war set to be the United States' next foreign policy quagmire

History is littered with real wars, like those in Afghanistan, Iraq and Vietnam, that were supposed to be won quickly and cheaply but turned out to be the most expensive and inconclusive of quagmires.

Daha...