THE THINKING OF FUTURE
BİZ DÜNYA SİYASETİNİN TÜM SIRLARINI AÇIYORUZ

Türkiye: "Gezi Parkı" Olaylarının Dersleri

Siz buradasınız: Baş sayfa »» Uzmanlar »»
 0 Mesaj Yazı Aralığı+- AFont Ölçüsü+- Çap
10251
Yazı Aralığı+- AFont Ölçüsü+- Çap

Bakü, 31 Temmuz 2013 – Newtimes.az

Medyadan Değerlendirmeler; İktidarın "Komplo Teorisi" Suçu

Medyanın Türkiye'deki söz konusu olayları değerlendirmelerin, ilkel olarak, iki gruba ayrılabilir: 1. medyanın olaylara yaklaşımı; 2.Türk medyasının kendisinin olaylara yaklaşımı ve onu aydınlatma tarzı. Kanımızca, Türk medyası olayların sürdüğü dönem boyunca Batı'nın saygın medya kurumlarının ciddi etkisi altında idi ve bu etki bugün de devam ediyor (bu kanının neden kaynaklandığını yeri geldikçe aydınlatmaya çalışacağız). Bu nedenle saygın Batı medyasının olaylardaki rolünün değerlendirilmesinden başlamak daha isabetli olurdu. Burada söz konusu öncelikle "CNN", "BBC", "Washington Post", "Financial Times" vb. bu gibi yayın ve medya kuruluşlarıdır.

Dikkati çeken ilk husus, söz konusu medya kuruluşlarının "Gezi Parkı" ve Taksim olaylarını sıradan olmayan bir ilgiyle izlemesi ve onları aydınlatırken özel çaba sergilemesidir. Bu açıdan "CNN international" gibi bir kanalın Taksim meydanından tüm dünyaya, hatta reklamları bile tamamen durdurarak (!), 8 saatlik kesintisiz canlı yayın yapması asla sıradan bir olay sayılamaz. Türk televizyon kanallarından birinin sunucusu Batı medyasının ünlü gazetecilerinin birinden "CNN"in bu sıra dışı etkinliğini yorumlamasını rica ederken, o, bunu bir gazeteci gözüyle anlatmaya çalıştı: Taksim İstanbul'un önem taşıyan bir yeri olduğundan, orada yaşanan herhangi sıradan olmayan olay gazeteci için önemli bir haberdir ve bu tür haberi hemen yayımlamak onun mesleki borcudur.

İlk bakışta cevap çok mantıklıdır, eğer önemli bir husus olmasaydı: dünyanın çeşitli bölgelerinde meydana gelen benzer olaylara CNN farklı yaklaşım sergilemeseydi. Yabancı medya Türk polisinin göstericilere karşı gaddarlık yaptığı görüntüsünü oluşturarak, yönetimin fikir ve ifade özgürlüğüne hoşgörüsüzlüğüne ve böylece Türkiye'nin demokratik standartlardan çok uzak olduğuna ilişkin kanı oluşturmaya çalışıyordu. Oysa iki senedir Yunanistan'da arası kesmeyen gösterilere ve ta yakın geçmişte New York'ta "Wall Street'i işgal et" gösterilerine müdahale sırasında polisin davranışı Taksim'dekinden kat-kat sert ve acımasız oldu. Neden aynı Batı medyası o olayları aydınlatırken benzer duyarlılığı göstermedi? CNN, hatta Taksim'deki protestolara polisin müdahalesi sırasında çok sayıda insan kaybı olduğuna dair açık dezenformasyon nitelikli ve olayların tırmanmasına yönelik haber yaymaktan bile çekinmedi.

Tüm bunlardan çıkan sonuç sudur: Batı medyasının olaylara yaklaşımı, en azından seçicidir (eğer önyargılı değilse) ve bu nedenle olayların aydınlatılması herhangi karanlık amaçlara hizmet ediyor. Batı medya kuruluşlarının davranışında dikkat çeken diğer bir husus bu amaçların üzerine ışık tutmaya olanak sağlar. Türkiye'de iktidarın demokratik olmayan imajını oluşturarak, şimdiki anda hedeflenen amaç nedir? Batı medyasında aniden "Türk baharı" ifadesinin görünmesi sorulan soruya yanıt bulmaya yardımcı oluyor: meğer Türkiye'deki son olaylar bilinen "Arap baharı"nın devamıymış. Kıyaslamanın ne kadar yersiz ve gerçeklikten uzak olduğu ortadadır. "Arap baharı"nın meydana geldiği ülkelerde meclis gelenekleri ve demokratik kurumlar ya genellikle mevcut değildi ya da bu kurumların bazıları görüntü olarak mevcut olsa da, bu, aynı siyasi partinin ve kişinin sürekli olarak, 30 yıldan fazla bir süre boyunca iktidarı kendi tekeline almasına mani olmuyordu. Türkiye'nin geçen yüzyılın 50'li yıllarından bugüne kadarki tarihinde buna benzer herhangi bir olayın olmadığı gayet açıktır. Burada iktidarın özgür, demokratik seçimler yoluyla değişmesinin sağlam ve sürekli geleneği oluşmuştur. Bu nedenle Türkiye'de "Arap baharı"na benzer bir şey arayıp bulmaya çalışmak, en azından insafsızlıktır.

Belki "Arap baharı" öforisinin dumanı Batılı medya mensuplarının gözünden henüz çekilmemiştir ve bu onlara gerçekleri olduğu gibi görmeye engel oluyor? Adı geçen medya kuruluşlarının inkâr edilmez deneyimi ve bölgeye yeterince iyi vakıf olması bu ihtimali neredeyse hiçe indiriyor; Batı medyasının Türkiye'deki olayları önyargılı biçimde ve amaçlı sunduğunu kabul etmekten başka seçenek kalmıyor.

Fakat en tuhafı Batı medyasının çok soru işaretleri doğuran bu tür iki başlı davranışı değil - çifte standartların varlığı uzun zamandır belli olan bir gerçektir. Asıl merak uyandıran mesele Türkiye'de kendini bağımsız sayan medya kuruluşlarının olayların gidişatı sırasında tuttuğu anlaşılmaz konumdur. Büyük teessüf ve endişe verici gerçeklik sudur: bu kuruluşların sergilediği tutum Batı medyasının önyargılı tutumundan o kadar da farklı değildir. Taksim olaylarının şiddetli döneminde "CNN Türk" kanalının yayınladığı röportaja dikkat edin (Dikkat: Gazeteciler hepsi Türk vatandaşlarıdır): Taksim'deki yüksek binalardan birinin balkonundan yüzlerinde maske yayın yapan iki muhabir, maskelerini özellikle göstererek, polisin "sivil" protestoculara karşı kullandığı biber gazı dumanı yüzünden röportaj yapmanın ne kadar zor olduğunu döne-döne vurguluyorlar. Operatörler polisin protestoculara doğru yönelttiği basınçlı suyu görülmemiş bir olay (gaddarlık!) gibi, çeşitli açılardan defalarca ekranlara getiriyorlar. Yasal görevini yerine getiren polisin hareketlerini adım-adım izleyerek, onu karalama fırsatını kaçırmayan bu gazeteciler, nedense, yanan arabaların ve polisi taşlayan "sivil" protestocuların ekranlara yansıyan görüntüleri için aynı hassasiyeti göstermiyorlar.

Olayların gerçekleştiği dönem boyunca Türk medyasının söz konusu kesimi Başbakan Erdoğan'ı itham etmek için, sanki yarışa girmişlerdir ve bu suçlamalar bugün de devam etmektedir. Suçlamaların anlamını sistemleştirmeye çalışalım: Erdoğan'ın 10 yıldan yukarı ülkeyi yönelttiği dönem boyunca kazandığı başarılar onda başarıdan baş dönmesi yaratmıştır; o, vatandaşın görüşlerine önem vermeden, gerekli gördüğü her şeyi yapabileceğini zannediyor; herhangi muhalif düşünceye karşı ilgisiz davranıyor; farklı görüşte olanlara karşı sert tavır sergileyerek, onların benliğine dokunuyor; "Gezi Parkı" olaylarının tırmanarak, kontrolden çıkmasında Başbakanın hiçbir suç işlemeyen protestoculara karşı sergilediği bu sert tavır önemli rol oynadı; Erdoğan demokrasiyi sadece seçimlerde görüyor ve azınlığın fikir ve ifade özgürlüğünün korunmasının da demokrasinin seçimler kadar ve belki ondan da önemli, temel ilkesi olduğunu anlamak istemiyor.

Böylece, medya olayların tırmanarak, denetimden çıkmasını, istisnasız olarak, Erdoğan'ın "büyük hataları"yla açıkladı; Başbakanın ve diğer iktidar temsilcilerinin bu olayları Türkiye'nin büyümesine kıskançlık duyan, onu zayıflatmaya çalışan güçlerin planladığına ilişkin açıklamalarını tamamen göz ardı etti. Medya iktidarın bu yönde olan beyanatlarının ciddi olgulara dayanmayan ve buna göre de gerçeklikten çok uzak "teoriden" - Türklerin "komplo teorisi" dediği uydurmadan başka bir şey olmadığını düşünüyor. Eğer gerçekten bu böyleyse, o zaman olayların planlandığına işaret eden ve hakkında yukarıda yeterince konuştuğumuz bu kadar delilin aynı zamanda bir araya gelmesi nasıl izah edilebilir? Türkiye'nin istihbarat birimleri Ukrayna'da, Gürcistan'da, Mısır'da ve diğer ülkelerde hükümet karşıtı gösterileri organize eden "Otrop" örgütünün Türkiye'deki olaylara katılımına dair somut bilgilere sahiptir. Eğer bu örgüt, iddia edildiği gibi, hiçbir devletle ilişkisi olmayan bir kuruluşsa, o halde onun gerçekleştirdiği tüm eylemlerin Batı'nın önde gelen medya kuruluşlarının etkin desteğiyle eşgüdümlü olması nasıl yorumlanabilir?

Türkiye'yi zayıflatmaya çalışan büyük güçlerin varlığına ilişkin ülkenin gündemini asla terk etmeyen iddialar gerçekten "komplo teorisi" tarzında boş sohbetler midir? Türkiye'nin bugün bu büyük güçlerin çoğuyla normal ilişkisi olduğunu; onları temsil eden ülkelerin de katıldığı ve hazırda en güçlü askeri-siyasi blok olan NATO'nun önde gelen üyelerinden biri olduğunu ve Avrupa Birliği'ne üyeliği kendisinin stratejik hedefi olarak kabul ettiğini dikkate alırsak, o zaman bu güçlerin Türkiye'nin zayıflamasında neden çıkarı olmalıdır? Mantıklı görünüyor ve Türkiye'de bugün bu şekilde düşünenler, maalesef az değildir. Fakat mesele sudur: Türkiye'nin önde gelen Avrupa ülkeleri ve özellikle ABD'yle yoğun ilişkileri her iki tarafın siyasi, ekonomik ve diğer yararcı çıkarlarının sağlanmasına yönelik istikrarsız bir ilişkidir. Bu ilişkiler dünya görüşlerinin ve ideolojilerin birliğiyle nitelenen sürekli manevi birlik kurmaya kesinlikle yeterli değildir. Türkiye nüfusunun büyük çoğunluğu Müslüman'dır ve İslam tüm baskılara rağmen canlı olan tükenmez güç kaynağıdır. Böyle bir manevi potansiyelden çoktan yoksun olan Batı buna karşı kendisinin lojistik gücünü koysa da, bu güç, onu etkisizleştirmek için yeterli değildir.

Manevi gücün nelere kadir olduğunu Batı kendi tarihi açısından çok da uzak olmayan geçmişinden iyi biliyor. Geçen yüzyılın ortalarına yakın Avrupa'yı diz çökerten faşizmin gücü onun ideolojik temeli olan Nasyonal-sosyalizmden besleniyordu. Bu ideoloji ise, kültürün Batı uygarlığının sürekli baskılarına karışı sergilediği; boyutlarına ve saçtığı dehşete göre sonuncu en büyük cevap tepkisiydi. Uygarlığın sürekli şiddeti altında ciddi manevi yıpranmalara maruz kalmış Batı kültürü de şiddete yaptırım vererek, faşizmi doğurdu. Bu anlamda şekil değiştirmiş Batı ruhunun doğurduğu faşizmin gücü, korkunç olsa bile, manevi kaynaktan besleniyordu.

Türkiye için, İslam'ın yanı sıra, diğer büyük manevi güç unsuru Osmanlı İmparatorluğu döneminde oluşmuş ve tüm baskılara rağmen Türklerin bilinçaltında yaşamaya devam eden "büyük millet" ve "büyük devlet" ruhudur. Bu nedenle büyük güçlerin Türkiye'nin zayıflamasında çıkarlı olmasına ilişkin görüşlere "komplo teorisi" damgası vurmak, en azından, yersizdir. Batı'nın sadece Türkiye'yi değil, tüm İslam dünyasını zayıflatmak için Büyük Kürdistan devleti yaratmaya yönelik seri çabalarını görmemek mümkün müdür? Kürtlerin önemli bir kısmının PKK ideolojisinin etkisi altında olduğunu ve bu ideolojinin de temel ilkelerinden birinin ateizm olduğunu dikkate alırsak, o zaman Batı'nın ve öncelikle ABD'nin Büyük Kürdistan projesinin neye hedeflendiğini anlamak o kadar da zor değildir.

Türk medyasında Başbakan Erdoğan'a ve Hükümete yönelik suçlamalara baktığımızda, bu medyanın temsilcilerinin sanki hangi ülkede yaşadıklarının farkında olmadığı izlenimi oluşuyor. Onlar gelişmiş Batılı toplumlara has olan demokrasi standartlarını Türkiye'nin ve onun yerleştiği bölgenin tarihi, siyasi ve coğrafi gerçekliklerini hesaba katmadan, olduğu gibi buraya transfer etmek niyetindeler. Bu kişilere acı, fakat unutulması kabul edilemez bir gerçeği hatırlatmak gerekiyor: Türkiye'yi bölmek için harekete geçmeye her an hazır olan Demokles’ın kılıcı, birçok Türk bilim adamının ve gazetecisinin demokrasi hakkında çekici hayallerinin kaynağı olan Batılı toplumların hiç birinin başının üstünden asılmamıştır. Her halde Erdoğan'ın sert tavır sergilemesinin nedenleri hakkında daha soğukkanlı düşünmek kötü olmazdı.

Prof.Dr. Zakir Mammadaliyev

Benzer Makaleler

İlişkili bölümler

Diplomatik köşe

Azərbaycanın xarici ölkələrdəki diplomatik nümayəndəlikləri twitterdə

↳Yeni layihə

Dış basın

Bu adam Erdoğan'a düşman
10 Ekim 2018 Habertürk

Bu adam Erdoğan'a düşman

Daniel Pipes aynı zamanda Erdoğan'a da, Türkiye'ye de düşmandır.

Daha...
Trade war set to be the United States' next foreign policy quagmire
24 Eylül 2018 The Hill

Trade war set to be the United States' next foreign policy quagmire

History is littered with real wars, like those in Afghanistan, Iraq and Vietnam, that were supposed to be won quickly and cheaply but turned out to be the most expensive and inconclusive of quagmires.

Daha...